
8 Aralık’ 18
Küçücük bir yer Kalkan. Bu yüzden, vahşi bir iştahla etrafa saldırıp her yeri tüketme isteği uyandırmıyor. Büyük şehirlerde alıştığımız bu ‘keşfet-kullan-terk et’ mantığı burada sökmüyor ne mutlu. Çünkü biliyorsun ki, çok çabuk tükenecek elinde olan her şey… Kanaatli yaşıyorsun bu yüzden, yürürken adımlarını ufak atıyorsun ki yol bitmesin, sabahları erken uyanıyorsun ki daha çok güneşi göresin, dallardan portakalları kendine yetecek kadar topluyorsun ki bitince tekrar tazelerini yiyesin, yemeğini yavaş çiğniyorsun ki miden sindirsin, bir yeri uzun uzun inceliyorsun ki gözlerin fotoğrafını çekebilsin, insanları incitmeden konuşuyorsun ki yarın selam verebilesin… Çünkü sonu var buradaki her şeyin. Yani Kalkan, sen tadını çıkartmayı bilmesen de sana kanırta kanırta öğretiyor.
Büyük şehirlerde ise illüzyon var, Hollywood efekti aşılanmış hormonlu ve eskiye tahammülsüz şeyler… Her gün kapanıp yenisi açılan işletmeler, sürekli yeni, uydurma tatlarla dolu menüler, sonları her seferinde farklı yerlere çıkan sokaklar, öğle aralarına sıkıştırılmış yemekler, vakitsizlikten bolca aldığın dolapta çürüyen çilekler, ertesi gün yenisini edineceğin için kazık attığın arkadaşlar var…
Büyük şehirler sürekli kendini yenileyerek seni içine hapsediyor, oysa nispeten bakir yerler seni özgürleştiriyor, dışarı çıkmanı, keşfetmeni, genişlemeyi ve macerayı kulağına fısıldıyor. Yeni nesil uyanık değil, aksine saf! İllüzyonları gerçek sanıp, kurbanı olurken, gerçek özgürlüğü reddedip, kendini özgür sanıyor.
Fındık (Fındık?!) kadar yer Kalkan. Bu yüzden yapacak bir halt da yok. İstanbul’da deli gibi mekanlara girip çıktığın, sosyalliğin dibine vurduğun o günleri unut ne yazık ki. Çünkü yapacak hiç bir cacık yok, iki tur atınca belde bitiyor zaten! Ot gibi yaşıyorsun bu yüzden, yürürken adımlarını ufak atıyorsun ki gökyüzünün dikine yapılan o yokuştan kramp girmesin baldırına, sabahları kendin erken uyanıyorsun ki köpeklerin havlaması çınlamasın kulağında, dallardan portakalları yetecek kadar topluyorsun ki kıçını zor çektiğin yokuşlarda sana ekstra ağırlık etmesin, yemeğini yavaş çiğniyorsun ki lanet olası zaman geçsin, bir yeri uzun uzun inceliyorsun ki bakacak yer bitmesin, insanları incitmeden konuşuyorsun ki eşraf seni düşman belleyip itlerini üstüne salmasın… Çünkü toplam 10 kişi yaşıyor Kalkan’da ve birbirine muhtaçsın imkansızlıklardan anasını satayım! Sen kafana göre yaşamak istesen de, başkalarını da düşünerek hareket etmen gerekiyor; etmezsen seni dışlayarak yalnızlıktan öldürüyorlar.
Büyük şehirler ise mis gibi, her yer bolluk, bereket, yediğin önünde yemediğin arkanda, bir giydiğin ikincide çöpte oooh…Bir kere insanı her yönden geliştirip, ileriye götürüyor, andaval gibi yaşamıyorsun ömrün boyunca.
Mesela, her gün kapanıp yenisi açılan kafelerin adını aklımda tutamaz oldum, bu yüzden bankadan arkadaşımın önerisiyle Omega- 3 hapı kullanıyorum.
Ne zaman gitsem -ki haftada 3 banko giderim bizim kafeye, sürekli yeni lezzetler ekliyorlar, şeflerin spesyellerini denemekten bikini vücudum yerini portakal bahçelerine bıraktı, artık özel training koçumla akşam 9‘dan sonra antrenmanlar yapıyoruz.
Öyle gelişmiş bir belediyecilik var ki burada, evime asla aynı sokaktan girmiyorum, her seferinde kentsel dönüşüm için çalışan beton kamyonlarından yollar kapalı oluyor ve alternatif rotalar öğreniyorum, eşimle artık daha sıcak bir ilişkimiz var bu yüzden; yön bulma yeteneğimin gelişimine hayranlık duyduğunu söylüyor.
Şirkette ise öğle yemeklerimiz çok keyifli geçiyor, kız lisesindeki o güzel günlerimi anımsıyorum, 28 kadın kol kola girip en yakın AVM’nin Ege Mutfağı’na gidiyoruz, tabi hemen giremiyoruz, börülce yemek için 24 dk ayakta sıra bekliyoruz; fakat bu hem sürekli oturmaktan kavisini kaybeden kalçalarımız için bir egzersiz oluyor hem de ofise yeni gelen stajyer kızın nasıl ilk haftadan patrondan iş teklifi aldığıyla ilgili kehanetlerimizi konuşmamız için bir fırsat…
Organik pazarları da unutmamak lazım tabii, köy doğallığını rezidansa taşıyorlar, gerçekten muazzam bir hizmet! Her hafta reçel yapacağım diye 5 kilo organik çilek alıyorum , gerçi 2 senedir yapamadım ama yine de bir gün işten erken gelirsem diye buzdolabında 5 kilo taze çileğim mutlaka olur reçel yapmak için. Evde haftalık 150 gr. tüketilir çilek, benim alerjim var yiyemiyorum, eşim yer. Ben ise bana kalan 4 kg.850 gr.‘lık kısmını Instagram fotoğraflarıma arka plan için kullanıyorum, seksilik ve cazibe kattığını söylüyorlar. Aldığımız pazarcı o kadar özenli yetiştiriyor ki çilekleri, her biri şeftali kadar ve kıpkırmızı, tam fotoğraflık! Hem de kesinlikle kokmuyor, kokulu çileklere parfüm sıkıyorlarmış, bizim ki ise tamamen doğal (!)
Ve en sona bıraktığım en güzel şey ise; tamamen özgürlük! Bu şehirde resmen ifade özgürlüğü var! Arabasına sürtüp 158 cm boyunda bir çizik oluşturduğum için bana tutanak tutmaya kalkan şöföre avazım çıktığım kadar bağırıp hakkımı savunabiliyorum, kimse de bize karışmıyor. Adama bak yaa santimin hesabını yapıyor, bak aklıma gelince yine avazım çıktığı kadar bağırasım geliyor! Bunu küçük şehirlerde yapabilir misiniz, hemen dikkat çeker, herkes işini gücünü bırakıp sizi izler. Avrupa’da öyle mi oysa, kimse sizle ilgilenmez, dönüp bakmaz, medeniyet budur işte! Gel de bunu beldeliye anlat tabi…
Sonuç olarak, İstanbul sürekli kendini sürekli yeniliyor geliştiriyor ve seni de gelişmeye zorluyor, özgürleştiriyor. Kalkan ise üstüne ölü toprağı atıyor insanın, nasıl geldiysen öyle gidiyorsun hayattan, keşfedemiyorsun, sokaklarında kaybolamıyorsun, şaşıramıyorsun oralarda. Oralarda yaşayanlar görüp geçirmedikleri için uyanık değiller, oysa aklı olan büyük şehre taşınır. Dağ, taş uğruna ömürleri yitiyor, özgürlüklerini keşfedemeden. Yazık.
—
BB
-kalkan’da 8. günümün öğleninden bir yazı–