
Anaokulunun İlk Günü
2001
Annemin bana dair hayalleri arasında binicilik, golf ve piyano kursları vardı. Bundan 20 sene önce ne binicilik biliniyor, ne piyano bu kadar yaygın, golf ise Türkiye’ye henüz uğramamış bile… Çok zarif, prenses edasında bir kız çocuk yetiştirme planları gel gör ki tam tersine işliyor zamanla. Tam bir erkek Fatma oluyorum. Hatta öyle ki Beykoz’da mahalle abileri bana tespih hediye etme yarışına giriyor. Eee 4 erkeğin arasında yetişen, hayatında Barbieler yerine, silahçılık ve araba yarışlarından başka oyun bilmeyen, rol modelleri 5 güçlü kadın, 5 güçlü erkek olan bir aile yapısında olabildiğim en kadın halim bu…

Ancak Fotoğraflarda Kaldı
6 yaşıma ramak kala, anaokulu arayışları başlıyor. Dolandırılan babam ekonomisini hallice toparlasa da, şatafatlı günler halen geride kalmış, yine de çok güzel bir hayat yaşıyoruz. Annem eğitimime inanılmaz önem veriyor, babam annemin izinden gidiyor. Hatta öyle ki, ben daha konuşamazken annem beni karşısına oturtup gazetelerin ekonomi sayfalarını okuyor… Ben sıkılıyor ve ağlıyorum. Annem ise pes etmiyor. Buna evde her gün ailecek kitap okuma seansları ekleniyor. Yorgun argın işten gelen babamın eline bir kitap veriliyor, ben emzik ağzımda salonda amaçsızca emeklerken ebeveynlerim sözde kitap okuyor. Annem halen anlatır; ‘Ümit o kadar isteksiz ki, kitabı 1 saat boyunca ters tutuyor, umrunda değil… ‘. Ne o? Çocuğa kitap okuma alışkanlığı kazandıracağız… Hakikaten de işe yarıyor, 5 yaşımdayken ‘tamam taksiye binmeyelim, kitap alalım bana’ diyorum ama yorgunluktan ölmek üzereyim… Bugün bile almayı en çok sevdiğim şey ne ayakkabı, ne çantadır, halen tercihim kitaptan yanadır. O dönemlerde okuma, araştırma, bilgiye kıymet verme tohumlarım atılıyor.

Bayramda Hediye Edilen Kitap
Kadıköy’deki Evimiz
Özel okul kavramı yeni yeni ülkeye yerleşiyor ve fiyatlar çok yüksek. Annem en iyi devlet okulunu araştırıyor. Koşuyolu Reşat Nuri Güntekin Okulu , dönemin en iyi devlet okulu. Lafta devlet okulu, okula kayıt bağışla oluyor, bağış ise tam bir özel okul parası! Tüm hocalar seçmece, öğrencileri en iyi okulları kazanıyor, Milli Eğitim bile okula karışamıyor, fayansları İtalya’dan özel gelme… Okula her öğrenci kabul edilmiyor, seçilerek alınıyor. Annem bunu öğrenince kara kara düşünmeye başlıyor. Bir gün dedem bize kahve içmeye geliyor, annem dalgın… Dedem soruyor, annem anlatıyor…
Dedem: ‘ Adı neymiş bakayım bu okulun?‘.
– ‘ Reşat Nuri Güntekin. Ama baba müdürü herkesi kapıdan kovuyor.’
Dedem dur bir dakika, müdürün ismi Haydar mı? Hele bir gidelim yarın şu okula diyor ve gidiş o gidiş… Dedem müdür tarafından önü iliklenerek, müthiş bir saygıyla karşılanıyor. Annem şaşkın…
Dedem gelmiş geçmiş en namuslu adamlardan. Devletin hiç bir nimetini, makamını kullanarak kendi çıkarları için kullanmamış. Bugün, Torunlar İnşaat tarafından otel inşaatı için satın alınan Paşabahçe’deki arazide, o gün Tekel Rakı Fabrikası ve içerisinde denize sıfır bir köşk var, orada oturuyorlar. Dayım dedeme yalvarıyor, baba fabrikadan tesisat çekelim, musluklardan rakı aksın… Dedem ise, bırak musluktan rakı akmasını, gittiği davetlere fabrikadan hediye rakı şişesi bile götürmüyor. Neymiş, devlet malıymış! Helal olsun. Tüm ahali tarafından saygı duyulan, cenazesinde sokaklara sığılmayan bir adam… Bugün bile torunu olduğumu öğrenen, hiç tanımadığım insanlar bana gurur duymam gerektiğini anlatıyor… Ruhu şad olsun…
Hatta öyle ki, emekliliğinde kahvehaneye bile inmezdi, herkes oyununu bırakır, Mehmet Bey geldi diye önünü ilikler, dedem de insanları rahatsız ettiğinden rahatsız olur diye. Eğitim aşığı… 35 yaşında içinde uhde kalıp da imkansızlıklardan okuyamadığı İstanbul Üniversitesi Hukuk fakültesini bitiyor, hiç avukatlık yapmıyor, Kore Gazisi ve subay. Hikayenin efsane müdür Haydar Albayrak’la kesiştiği nokta ise, dedemin fabrika müdürlüğü dönemine dayanıyor. Haydar Hoca Çubuklu’da yoksul bir okulun müdürü o zamanlar, okulun kazan dairesinde arıza çıkıyor, çocuklar üşüyor, devlet ne okulun faturalarına yardım ediyor, ne usta yolluyor, duvarlar boğazın rutubetinden dökülmüş… Bunu öğrenen dedem fabrikanın tüm imkanlarını seriyor ve devlet okuluna yardımda buluyor, baştan aşağıya… Haydar Hoca dedemi görür görmez, Mehmet Abi’m hoşgeldin, ne emredersin sana vefa borcum var diyor. Dedem beni gösteriyor, bizim torun diyor… Gerisini dinlemeyen Haydar Hoca, anında beni okula kaydediyor ve o günden sonra bana hep ‘torunum’ diye sesleniyor. Annem şaşkın… Bu hikayeyi ise orada öğreniyor.

Müdürümüz Haydar Hoca’yla
Başrolde Prensesi Oynadığım bir Drama Gösterisi
Eğitim maceram işte böyle başlıyor, muazzam bir şans ile. Bu şans ömrüm boyunca benimle geliyor… Anaokuluna başlıyorum. Alt komşumuz Güngör Dede ve Ayla Abla o gün beni okula götürüyor anne babamla. Krem rengi bir Murat 124‘leri var. Kuşdili Sokağın’dan camlarda komşularımızın beni uğurlaması, kornalar ve marşlarla çıkıyoruz, ayağımda kırmızı ayakkabılarım… “ EN BÜYÜK TALEBE BİZİM TALEBE!”

Babaannem ve Ben
Anaokulunda
2001
Babam beni servis şöförüm Papyon Amca’yla tanıştırıyor. Bak akşam Papyon Amcan alacak seni sınıfından, onu bekle tamam mı? Papyon Amca her zaman papyon takıyor, gerçek ismi Talat ve 7 sene boyunca beni taşıyor. İlk beni alıyor, son beni bırakıyor. Daha anaokulunda büyüdüğümü anlamaya başlıyorum, yalnız yolculuk yapıyorum artık. Hiç ağlamıyorum okul hayatım boyunca. Sakin bir çocuğum, yaramazlık mı? Hak getire…
Sevgi Öğretmen… Anaokulu öğretmenim, mesleğinin ilk senesi… Öyle ilgili, öyle sıcak kalpli ki… Halam İsveç’te yaşıyor, evet şimdi Kalkan’da yaşayan onlar. Her sene montlarım İsveç’ten gelir… Dışı mor, iç kürkü lila bir mont getirmiş o sene, Sevgi Öğretmenim bana hep ‘Leylağım’ diyor.

Eminönü’nde Kuşları Beslerken
Bir gün Sevgi Öğretmen annemi okula çağırıyor. Sesi çok üzgün, utana sıkıla anneme soruyor. ‘Ümit Bey’le problemleriniz mi var, Başak babasını çok özlüyor.’ Annem ŞOK! Anlatıyor… Babam sadece 2 günlüğüne iş seyahatine Romanya’ya gidiyor, yalnızca 2 gün evde yok! Ben ise babama öylesine düşkünüm ki o 2 gün bana 2 yıl gibi geliyor ve okulda babamı çok özledim diye duygulanıyorum, içime kapanıyorum. Sevgi Öğretmenim ise annemle babam ayrıldı sanıyor. Babamın bir Romanya’dan dönüşü var ki sormayın, böylesine bir bekleyiş, duygu seli ‘Sinan Çetin ile Film Gibi’ programında bile yok… Camda hazırız annemle, babam telefon ediyor geldim diye. Hazır ettiğimiz gül yapraklarını camdan babamın arabasının üzerine atıyoruz. Ben sevinçten çığlık çığlığa ağlıyorum! Oleey babam geldi! Hem de bana tam benim boyumda bir porselen bebek getirmiş!!! İşte o bebek, yıllar sonra benim yazı yeteneğimin keşfedilmesine sebep oluyor…

Ben ve Babam
Miray ve Ayça ilk arkadaşlarım. İkisine de öylesine bağlıyım ki… Ayça daha sonra başka kızlarla arkadaşlık yapıyor, çok üzülüyorum, eve gelip ağlıyorum sürekli. Miray ise daha sadık… Ayça beni çok üzüyor, karakterlerimiz çok benzer, ikimizde de yönetme huyu var, o yüzden çatışıyoruz sürekli. Bir de Fahrettin var, mavi, hare gözlü bir çocuk…. Çok çapkın… Beni seven ilk oğlan. 6. sınıfa kadar hep peşimden koşuyor. Peşimden koşuyor derken gerçekten peşimden koşuyor. Bahçede hep beni yakalamaya çalışıyor, kantine giderken koşuyor, servise binerken koşuyor, sınıf koridorunda koşuyor ve ben kaçıyorum. Galiba bugün bile koşmaktan nefret etmemin sebebi o yıllarda ki kaçış tramvam 🙂
Annem istisnasız her gün, ben eve girer girmez, elimi yüzümü yıkayıp, üstümü değiştirdikten sonra beni kendi yatağına yatırıyor, yanıma uzanıyor, büyük bir heyecanla günümün nasıl geçtiğini anlattırıyor. Ve bu rutinimiz 8 sene sürüyor… Kimi zaman Ayça için ağlıyorum, kimi zaman Papyon Amca’nın ne kadar kıvırcık saçları olduğunu anlatıyorum, yaramazlardan dert yanıp ‘ madem öğretmeni dinlemeyecekler neden okula geliyorlar’ diye mantıklı mantıklı kızıyorum ve Deniz’in ‘ OHA! Çizmelerin dev gibi!’ deyişini anlatıyorum…
Kıyafetlerim her zaman çok havalıydı, çoğu yurtdışından gelir, İstanbul’dan alınanlar da çok özel parçalardı. Ayakkabılarıma çok özenliydim, mutlaka topuklu ve gösterişli olmalıydı. Çizme mi? Çocuk için üretilen en uzun çizme, en kısa etek mutlaka benimdi. Bu konuda bir takıntım vardı. Kadıköy Bahariye’deki Pıtırcık çocuk ayakkabıcısı favori mağazamdı, her sene banko 1 ayakkabı Pıtırcıktandı… İddialıydı çünkü. Çantasız evden çıkmazdım. Annem de tarzıma çok özen gösterirdi, çünkü onun da kimseye benzemeyen bir tarzı vardı. Hala… Hep havalı bir duruşum olmuştu. İnanılmaz süslüydüm, sonra sonra sadeleştim. Hatta öylesine sadeleştim ki, en sevdiğim şey baştan aşağı siyah giyinmek oldu. Ne mini etek kaldı, ne süslü aksesuarlar… Her şey yerinde ve yaşındayken güzelleşti… Oturaklı oldum zamanla…

Kadıköy Bahariye 
Evimizin Sokağı 
Evimiz 
Etiler
Arkada Babaannem
Evimiz
Bu arada çizmelerimi görünce aklı çıkan Deniz de anaokulu arkadaşım. Sevgi Öğretmenimin üstüme zimmetlediği, okulun en yaramaz oğlanı. Her gösteride Deniz benim eşim, derste Deniz yanıma oturtturuluyor, Deniz Deniz Deniz her yerde benim yanıma veriliyor. Çok zeki ve hiperaktif bir çocuk Deniz. Deniz’i bir tek ben frenleyebiliyorum, Deniz de bir benim sözümü dinliyor. İlkokulda da aynı sınıftayız Denizle. Ve bilin bakalım Dilek Öğretmen Deniz’i nereye oturtturuyor? Deniz yine bana zimmetli… Deniz daha sonra Boğaziçi’nden mezun oluyor ve hala çok başarılı… Ayağına taş takılmasın Deniz’cim…

Kafkas Yöresi Halk Oyunu Gösterimiz
Hayat akıyor, Başak büyüyor… Gelecek bölümde ilkokulun ilk 5 senesine varacağız sizinle. Sarışın Beste’nin kulaklarını çekeceğiz bol bol. Yeteneksiz zannedilen kızın yazı yazma yeteneğinin keşfine şahit olacağız…
23 Nisan ’20 / PAŞABAHÇE
20:23