-4- / LİSE YILLARI

Hayal desem hayal değil, gerçek desem inanmazsın… Öyle yıllardı lise yıllarım. Vira bismillah başlıyoruz…

Kararımı vermişim, özel okulda okumak istiyorum liseyi, imkanları daha geniş…. İstek Vakfı’na ön kaydım yapılmış belli bir bursla. Tak telefon! Bostancı Doğa Koleji, gelin görüşelim diyor… Gittik. Ayıp olmasın diye bizi gezdiren hocaya ‘çok güzel, çok güzel tabii’ desem de okulu sevmediğimi gözbebeklerim haykırıyor. Fiziksel olarak sevmedim, ne sınıfını, ne merdivenini, ne de fayanslarını…  Anne babam anladı zaten hemen, huyum kurusun, fiziksel olarak beğenmediğim hiç bir yerde verimli olamam. O dönem Beykoz’a taşınmışız. Babam soruyor müdüre, ‘Acarkent şubenize yakınız biz, Beykoz’da oturuyoruz orayı düşünebiliriz.’ Müdür cevap veriyor;

-‘ Tabii Ümit Bey, yalnız Acarkent özel bir şubemiz, diğer Doğa’lardan farklıdır. Ama siz uygun olabilirsiniz, yönlendireceğim oraya.’.

Kapıdan giriyoruz, vuruldum! Bembeyaz, ayna gibi fayanslar, karşımda beyaz deri pırıl pırıl bir koltuk, hemen solda güleryüzlü bir danışman, Server Abla, harika bir ortam kokusu… Tamam diyorum, tamam ya, buldum ben okulumu… Anneme oldu bakışı atıyorum, alıcı gözüyle geziyoruz okulu. Her şey son teknoloji, lüks ve özel. Bir oda çarpıyor gözüme… ‘Meclis Odası’. Anlatıyorlar; bizim okullarımızda öğrenci meclisleri okulu yönetir, başkanın yetkisi ‘müdür yardımcısıyla denktir’, başkanın imzası olmadan okulda karar çıkamaz, tüm etkinlikleri meclis organize eder, başkanın ekibi vardır, kartviziti, kurumsal hatlı cep telefonu ve aylık meclis bütçesi verilir meclis başkanına. Yani Doğa Kolejlerini öğrenciler yönetir! Her hafta düzenli olarak Tüm Doğa başkanları genel müdürlükte toplantıya gider, gündem değerlendirilir… Gözlerimde ışık değil, şimşek çakıyor şimşek! Ait olduğum yeri buldum, nabzım saatte 200 vuruyor! 

– ‘Hocam bu seneden itibaren bu odayı aktif kullanacağımdan emin olabilirsiniz.’ diyorum, hoca gülümseyerek, ilk sınıfları meclisteki komite başkanlıklara kabul ediyoruz yalnızca, ama diğer sene neden olmasın diyor, canım Seza Hocam. Hala görüşüyoruz…

Kaydım tamam! Okulda IB sistemi var, nam-ı diğer International Baccalaureate! Çift diplomayla mezun oluyorsun, müfredat farklı, dersler İngilizce, sınavlar İsviçre’den kapalı zarflarla geliyor, mezuniyet sonrası sınavsız yurtdışında üniversite okuma hakkı kazanıyorsun. O dönem Türkiye genelinde yalnızca 21 okulda IB Programı var. 11. ve 12. sınıfları kapsıyor asıl program, Türk sisteminden farklı diye 9. ve 10. sınıflarda hazırlığını görüyorsunuz. IB hazırlık öğrencileriyiz biz, çoğu dersimiz İngilizce…

Okula minibüsle gidip geliyorum. Evime 15 dk okul. Hem servis çok pahalı, hem de 2 saat önce uyanmam gerek. Değmeyeceğini düşünüyor ve minibüsle gitmeye karar veriyorum. 4 sene boyunca minibüsle gidip geliyorum. Minibüs tıklım tıklım! Acarkent’i bilmeyenler için dipnot vereyim; Anadolu Yakası’nın en lüks sitesi, futbolcular, sanatçılar hep Acarkent’te yaşıyor. Minibüsteki tek öğrenci benim, kalan herkes Acarkent villalarında hizmetle görevli. Resmen uç iki dünya var, adaletsizlikler çok çarpıyor gözüme, daha bir sorgulayıcı bakıyorum dünyaya. Bir yanda okula Porsche’yle gelen reşit bile olmayan arkadaşlarım var, bir yanda da zor şartlarda okutulmaya çalışan çocuklar… En büyük zenginliğin ‘sevgi ve ilgi’ olduğunu anlıyorum.

Okul Meclisi seçimleri başlıyor. Amerikan sistemi, propaganda dönemi var ve kurallar sert! Adaylığımı başkanlığa koyuyorum, mülakatta hocalar olumlu olduğumu; fakat ilk sene meclis başkanı olamayıp, komite başkanı olabileceğimi söylüyorlar. Tamam diyorum, ‘Eğitim Projeleri Başkanlığı’na adaylığımı koyuyorum. Seçiliyorum. Çalışmalara başlıyoruz, okulda dokunulmazlığımız var. 

Düşünün, nasıl istemişsem meclis başkanlığını, başkan Kerem okulda sigara içiyor, basit bir haylazlıktan ceza alıyor. Bilin bakalım yerine başkan kim seçiliyor? İlk seneden Meclis başkanı olan ilk öğrenciyim! Eski yazılarda bahsettiğim bir şansım vardı ya hani, peşimi bırakmayan… O burada da benimle işte.

Bostancı Doğa Başkanı Tuğrul ve Ben – Bir Gazeteciyle Görüşmedeyiz
18 Nisan ’10

Her hafta cuma, okulun CEO’suyla, Doğa Koleji Genel Müdürlük binasında toplantılar yapıyoruz, projeler geliştiriyor, uyguluyor ve sonuçlarını tartışıyoruz. 7 farklı kampüsün başkanlarıyız o zaman. Bize verilen yetkiler okulların müdürlerinde yok neredeyse, ütopik bir ortam var ve gayet ciddiler! Okulda her işi öğrenciler yapıyor! İnsanın aklı almıyor tabii ilk zamanlar. Akademik öğretim olarak kırmızı güller vaadetmese de, sosyal gelişim ve eğitim olarak müthiş bir okul Doğa o zamanlar… Okulun tüm imkanlarından faydalanıyorum.

‘ Yetimle Gülümsemek İster’ Projesi Lansman Günü
2011 – Acarkent Doğa

Her sene ‘MBA for teenagers’ konseptli eğitim modelimiz kapsamında Lütfi Kırdar Kongre Merkezinde kapanış galası organize ediyoruz meclisler olarak. Doğa Koleji büyümeye başlamış, ‘81 il, 81 Doğa’ projesi var, bir yandan da şehir dışında yeni açılan Doğa’lara yolluyorlar bizi, oradaki yeni Doğa’lara oryantasyon veriyoruz, meclislerini yapılandırıyoruz. Ağa paşa gibi ağırlanıyoruz, havaalanlarından çiçekler, özel şöförlerle karşılanıyoruz. Yaşımız 14-15-16-17… 

Batman Doğa Koleji Yapılandırma Ziyaretimiz
Komite Başkanı Emir ve Ben
2011

Lütfi Kırdar tıka basa dolacak o sene de! Türkiye Doğa’lardan öğrenciler gelecek, tam 3.000 katılımcı! Sektör liderleri, rol modeller kapanış dersi verecek öğrencilere. Geçmiş konuşmacılar arasında İngiltere Milli Eğitim Bakanı, Volvo CEO’su gibi kişiler var. O sene baş konuşmacı Zorlu Holding, Ahmet Nazif Zorlu. Bağlamışız işi, katılım sağlayacak. Basına lansman davetiyeleri gidiyor, devlet büyükleri gelişlerini teyitlemiş, her şey hazır. Zirveye 5 gün var.

Dersteyim, meclis telefonum çalıyor, genel müdürlükten arıyorlar. İzin isteyip çıkıyorum. Kötü haber… ÇOK KÖTÜ! Ahmet Nazif Zorlu’nun Cumhurbaşkanıyla görüşmesi çıkıyor, sekreteri bildirmiş adam katılamayacak! Ömer Hoca, hemen genel müdürlüğe gel diyor. Atlıyorum taksiye. Konuyu anlatıyor, odada 2 kampüsün başkanı daha var. Söylediği tek şey; 

-‘Arkadaşlar, bu adam ya gelecek, ya gelecek! Gelmemesinin tek yolu vefatı, onda da naaşını getirir, Lütfi Kırdar’dan kaldırırız cenazesini gerekirse’. diyor.

Randevu alınmış, ertesi gün gideceğiz Zorlu Holding’e 2 başkan. Evde akşam aileme durumu anlatıyorum, babam kahve pişiriyor, ocağın başında. 

-‘Kızım bu insanlar mühim insanlar, cumhurbaşkanı randevusuna gidiyorsa milyon dolarlık ihale için oturur onlar masaya, umudunu kes, ikna da bir yere kadar olur. Gidin tabi ama sonucu başarısızlık olarak görme.’ diyor babam.

Sabah holdingdeyiz. Asistanı yalızca 15 dk’mız olduğunu söylüyor. Gidiyoruz içeri ve tam 55 dk sonra çıkıyoruz! Lafa giriyoruz, bir kaç soru soruyor, biz ona soruyoruz falan filan derken, eline telefonu alıyor. Asistanını arıyor ‘ Abdullah Bey’e oğlum Emre’yi yollayın, ben bu gençlerin programına gitmeye karar verdim.’ diyor. Çığlık atacağım atamıyorum, ağlayacağım ağlayamıyorum, şoktayız! Kalkıyor masasından, adın ne diyor bana. ‘Başak Bilgiç’ diyorum, önündeki ajandaya not alıyor ismimi. Omuzuma dokunuyor, ne olmak istiyorsun sen diyor. Zorlu’nun koltuğunu gösteriyorum, orda olmak istiyorum, gözüm koltuğunuzda diyorum. Gözlerimin içine bakıp, ‘Senin gözlerinde bu ışık oldukça, bu kapıyı çal, senin her zaman yerin burda hazır, bekliyorum seni üniversiteden sonra.’ diyor. Çıkıyoruz odadan. 

Çığlık çığlığa sevinçliyiz, inanamıyoruz. Doğa Koleji Genel müdürlükte bir süksemiz oluyor, yok böyle bir şey! Efsane Başkanlar olarak adımızı kazıyorlar. 4 sene sonunda Türkiye genelinde tüm Doğalardan hocalar, öğrenciler iletişime geçmeye başlıyor. Konferanslarda konuşmacı olarak çağırılıyorum. Mezuniyetten sonra da devam ediyor bu rol modellik durumu… Mezun olduğum ilkokula da konuşmak yapmaya gidiyorum.

11. sınıf başlıyor, IB için meclisi bırakmam gerek, çünkü çok vakit alıyor. Derslere giremiyorum, sürekli bir yerlerde toplantıdayım. IB’den vazgeçiyorum, meclise devam…

Bu arada artık ‘onursal’ başkanım. Görev sürem doldu, yerime Deniz seçildi. Marjinal bir kız, mavi, erkek traşlı saçları var. Uzun boylu, çok zeki, sanatçı ruhlu bir kız. Bir o kadar da lider! Onursal başkan, ilk dönemlerde yeni başkana yardımcı oluyor, görev tanımı bu. Gel gör ki beni yok sayıyor, çok çatışıyoruz onla. Toplantı oluyor, çağırmıyor… İşine asla karışılmasını sevmiyor. Aramızda bir iktidar zıtlaşması var, bazı şeyler hiç umrunda değil. Aklım almıyor, insan bu kadar da yok saymaz ki diyorum. Bir değil, iki değil… İçten içe iyice kurulmuş haldeyim, hiç anlaşamıyoruz…

İnanılmaz bir network yapmışım bu arada. Forbes Türkiye Top 100 listesini açıyorum, ilk 50 şirket ve sahibiyle banko tanış olmuş durumdayım. Sadece şirketler değil, üst düzey siyasetçiler de… İstanbul Valisi, Milli Eğitim Müdürlükleri, Kaymakamlar, meclis danışmanları, milletvekilleri… İmkanlar müthiş. Meclisin yeni dönem açılış toplantısını İtalya’da yapıyoruz o sene! 1 hafta İtalya’dayız. Okul öyle kıymet veriyor. E derslerim de gayet iyi, bir şekilde yetişiyorum ikisine de, IB’yi bırakıp, Türk müfredatına geçiyorum ama bir sorun var…

Üniversite sınavına 1 sene kaldı! Kararımı vermişim, iş kadını olacağım. İşletme istiyorum. Hem sektörün içindeyim, hem de büyük şirketleri arşınladıkça kanıma girdi plazalar. Kırmızı tabanlı stilettolarımla bir iş kadını olma hayalim var. 

11. sınıf yaz tatilinde Final Dershanesi bana burs teklif ediyor, kabul ediyorum. Eee malum üniversite sınavı yaklaşıyor, artık adam akıllı ders çalışmak gerek. Bu arada lise 2’de senede bursumu %40‘dan, %75’e çıkartıyorlar. Aynı yaz tatilinde, kara kara düşünmeye başlıyorum, üniversite sınavı için sıkı çalışma gerek, ben de kapanıp hayatımı testlere adayabilecek birisi değilim. Derkeeen Özyeğin Üniversite’sinin bir yarışmasını görüyorum. İsmi ‘ Hayatının Oyunu’, katılıyorum. Telefon mülakatını geçiyorum. Zaten Doğa’da o kadar aktifim ki, anlatacak çok malzemem de var. Akşam beklenen mesajla çeyrek finaldeyim! 

Özyeğin Üniversitesi bizi 2 gün misafir ediyor. Profesörler ve öğrencilerden oluşan bir kurulda mülakata alıyorlar. Finale çıkmaya hak kazanıyorum. 3.000 kişi başvurmuş, 30 kişi finalde. Final etabı, ‘elevator pitch’ olarak bilinen asansör konuşması formatı. Bize 59 sn. içerisinde juriyi ikna et, neden sen diyorlar. Sıra bende! Doğaçlama kendimden bahsediyorum. Juride Yemeksepeti kurucusu Nevzat Aydın, Fiba Holding sahibi Hüsnü Özyeğin, okul rektörü Erhan Erkut, 4129 Ödüllü Dijital Reklam Ajansı kurucusu Alemşah Öztürk gibi kişiler var. 

Özyeğin Üniversitesi – Final Konuşmamı Yaparken
21 Temmuz ’12

Hüsnü Özyeğin hemen beni tanıyor. ‘Başak biz seninle Beykoz’da kahvaltı etmemiş miydik?’ diyor. Bingo! Hüsnü Bey ve Erhan Hocayla da başkanlık dönemimde tanışmış ve toplantı yapmıştık eğitim konseptimiz hakkında, o dönem Özyeğin Üniversitesini kuruyorlardı, beni anında hatırlıyor. Daha sonra üniversitede beni unutmaması için onu dansa kaldırıyorum, Cumhuriyet Balosu’ndayız… Taktik işe yarıyor, hayatında ilk kez bir kadın onu dansa kaldırmış, rektöre bile bu durumu anlatıyor.

Özyeğin Üniversitesi Cumhuriyet Balosu – Hüsnü Özyeğin
29 Ekim ’13

Herkes benim 59 saniyede çenemle, 350 bin lira kazanmama sevindiğimi düşünse de aslında ben kulağıma fısıldanan tek bir cümleye seviniyorum. Hüsnü Özyeğin;

– ‘Ahmet Nazif benim dostumdur ama seni ona kaptırmam.’ diyor. Hani derler ya milyonları verseler bana diye… İşte o cümle milyonlara değişmek istemeyeceğim bir cümle oluyor.  Daha sonra faydasını görüyorum.

Final etabı, canlı veriliyor internet yayınından. Anne babam iş yerlerinden anlık izliyorlar. Babam hıçkıra hıçkıra beni arıyor, ilk kez öyle ağladığını görüyorum. Annem desen aynı şekilde… O gün tarihe geçiyorum. ‘Lisede okurken, sınavsız üniversite kazanan ilk insan’ olarak. 

Lise son sınıfı okumak için okula dönüyorum yaz sonu. Daha 2 ay önce kara kara üniversite sınavını düşünürken, mezun olmadan üniversite kazanmış olmak inanılmaz bir şey! Annem benle dalga geçmeye başlıyor, şu kızı ilk defa adam akıllı ders çalışırken görecektik,yıllarca bu anı bekledim ben ama işe bak yine sıyırdı işin içinden diyor. Gerçekten haklı! Yine de dershaneye gidiyorum, nasılsa burs da almışım, neden gitmeyeyim ki… Ama serbestim, hocalar da durumumu biliyor, istediğim derse giriyorum, istediğime girmiyorum. Deneme sınavlarına sınıftaki sıralar çirkin diye, dershane dışındaki kahvecide giriyorum, o derece saçma bir durum yaşıyorum, varın siz düşünün. Kopya çekmiyorum, telefonumu kapatıyorum, dakikamı tutuyorum. Hak, adalet, dürüstlük gibi kavramlar benim için gerçekten çok önemli. Okuldaki sınıf arkadaşlarım ‘Başak vallahi gerizekalısın kızım, evine gidip yatsana hala ne diye okula geliyorsun?’ diyorlar. Ben okulu seviyorum! Arkadaşlarımı çok seviyorum! 

Müthiş bir sınıfım var. 13 kişiyiz. Hayatları goygoy, gülmekten ders yapamıyoruz zaman zaman. Gür ve Murat ayrılmaz ikili, trollükte bayrağı asla kaptırmamaya and içmişler. Şinasi uzun boylu kaleci, her zaman aklı başında ve olgun. Barış, sıra arkadaşım, dostum, o da futbolcu. İlay, sınıfımızın marjinali, inanılmaz kendine has, dini tercihleriyle din hocamızı çıldırtmışlığı var… Hakan ve Efe de bir diğer ayrılmaz ikili. Efe her gün beni arayıp ödev sormakla meşhur, Hakan’la ise gereksiz bir nişan fotoğrafımız var 🙂 Aslında mezuniyet fotoğrafımız; fakat öyle komik ki, nişan fotoğrafı gibi gözüküyor. İrem en sessiz, sakin, naif ruhlu arkadaşımız, Gülsüm tam bir çılgın, nerde ne yapacağı asla belli olmaz, Yeşim’de İremimiz gibi naif, fakat bir sinirlendi mi parçalar! Doğukan sallamalarıyla meşhur, hepimizi güldürür. Berke ‘Boss’, Berk ise nam-ı diğer Gökhan Türkmen! Arzu en yakın arkadaşım, onla hiç aynı sınıfta okumadık, mecliste tanıştık, Kıbrıs’da kaynaştık, dostluğun önünü alamadık, ne güzel anılar biriktirdik…  Ve Barış, nam-ı diğer Paris, Arzu ve benim gözümde yeri apayrı, büyük zorlukları aştığımız can dostumuz, gizli koruyucumuz, hınzır Paris…

Ve canım öğretmenlerim… İlkokul ve lise öğretmenlerim… Hepinizin adını teker teker geçirmeyi çok isterdim bu yazıda ama farkettim ki o kadar insanın emeği geçmiş ki üstümde… Bir insanı yetiştirmek için bir ordu seferber olmuş meğerse ; lakin şunu bilin ki, öğretimime ve benliğime katkınızın borcunu yaşamım boyunca hatırlayacağım. Hayatımda yarattığınız ışıklar için, güleryüzünüz, sonsuz anlayışınız ve destekleriniz için sonsuz teşekkürlerimle… Bizlere sunduğunuz güzellikleri çocuklarınızdan, öğrencilerinizden misliyle görmeniz dileğiyle…

Her biri ayrı alem olan, kalpleri pırlanta arkadaşlarım, şimdi hepimiz bir yerlere savrulduk, koca adamlar ve kadınlar olarak hayat altında eziliyoruz. Bu ezilme kötü değil, bu ezilme olgunlaşma, büyüme. Dilerim hiçbirinizin ayağı taşa takılmasın, takılsa dahi unutmayın biz her zaman ‘Acarkent Tayfayız!’. En güzel günlerimizi birlikte geçirdik; fakat hatırlayın, şair ne der; ‘ En güzel günlerimiz, henüz yaşamadıklarımız…’ İşte o yaşamadığımız günlerimizde de tekrar birlikte olmak üzere…

Şimdi yeni bir hayatı yazacağız artık, çocukluğumuza bu yazıda veda etmemiz gerekiyordu. Bu sebeple bol vedalaşmalı, iyi dilekli paragraflar okuduk. Üniversitede görüşmek üzere…


26 Nisan ’20 –  Odam / Paşabahçe 

03:28

baskabirhayatmumkun tarafından yayımlandı

İstanbul'da şehrin ışıklarından yıldızları göremiyordum. E ben de yeryüzünde yıldızlara en yakın yere- Kalkan'a yerleştim. Peki sonra ne mi oldu?

Yorum bırakın