-5- ÜNİVERSİTE YILLARI

Lise bitmiş… Yepyeni bir sayfa açılacak hayatımda. Türkbükü’nde arkadaşımın oteli var, yalnız tatile çıkmışım ilk kez. Ucu açık biletimin… Şimdi askerde Öğütçü, sağ sağlim gel güzel arkadaşım!

Bölüm seçeceğim, karar veremiyorum. İşletme mi yoksa Uluslararası İşletmecilik ve Ticaret mi derken, ikinci yabancı dil, ticaret hukuku, gümrük, küresel piyasalar gibi ekstraları sebebiyle Uluslararası İşletmecilik ve Ticaret’te karar kılıyorum. Pilotaj, gastronomi, hukuk, mühendislik, psikoloji filan hiç düşünmediğim bölümler. İş kadını olacağım ya, kararlıyım.

İlk sene hazırlık okuyorum. Daha sınıfa girer girmez Tolga’yla tanışıyorum. Liseden beri çalışıp, kendi parasını kazanan, hayata karşı dimdik duruşu olan, alayı gelse boyun eğmeyen, dünya görüşü, sanat zevki ile beni her an şaşırtabilen bir kızan. Selanik göçmeni… 5 sene boyunca acısıyla tatlısıyla derler ya hani, işte o zift karası karanlıkların en karasını da, cennet bahçelerinin sadece en masumlar için olanı da beraber yaşadığımız, can yoldaşım… Hatta öyle ki, ilmek ilmek üstümdeki emeği neticesidir üniversiteden ‘onur öğrencisi’ derecesiyle mezun olmam. Sana burdan, hayatın hep iyi davranmasını dilemeyeceğim, çünkü biliyorum ki; hırpalayacak. Ama dileğim o’dur ki, hayatın canını acıttığı zamanlarda yalnız mücadele vermen gerekmesin. Vefa ne demek, ikimiz de çok iyi biliyoruz, bunu da asla unutma.

Bir de ‘kemik kadromuz’ var. Esen, Ziya, Özgür ve Tolga’nın dahil olduğu, güzel bir arkadaş grubuyuz, güzel anılar biriktirip, okulun tadını ve üniversiteliliği doyasıya çıkartıyoruz… Tabii daha sonra herkes ayrı bir yere savruluyor. Şimdi ise, Ziya Soho House’da iyi bir otelci olarak işe başlıyor, Özgür üniversite değiştirip tıp okuyor, Tolga e-ticaret işine girip Çin- Amerika arasında mal satıyor, Esen fabrika kurup üretim yapıyor, ben ise kebapçı oluyorum 🙂 Birbirimizin üzerinde anılarımızın ötesinde emeklerimiz de var güzel arkadaşlarım, dilerim tüm güzellikler sizi bulur…

Özyeğin Üniversitesi Hazırlık Binası – 2013
Soldan Sağa: Tolga, Ben, Esen, Özgür, Ziya

Hazırlık bitmek üzere, kanım kaynıyor, bir an evvel iş hayatına girmek istiyorum. Hüsnü Özyeğin’i arıyorum, kariyer mentörlüğümü yapar mısınız diyorum, hemen ofisine davet ediyor. Fiba Holding’de beni oğlu Murat Özyeğin’le tanıştırıyor. Oturuyoruz. Hayatımda en acemice gittiğim görüşme olduğunu farkediyorum. Hüsnü Bey, ben çalışmak istiyorum, ne önerirsiniz diyorum, nerden başlayayım, bir kariyer planı çizelim bana?

-‘ Nereyi istersin?’ diyor.

Haydaaa! Hüsnü Özyeğin sana nereyi istersin diye açık çek sunuyor, yurt dışındaki şirketleri de dahil! Ben o kadar hazırlıksızım ki bu soruya; beni az çok tanıyorsunuz, nereyi uygun görürseniz diyorum. Oğluna dönüyor – o zaman Florence Nightingale Hastanelerine ortak olmuşlar – Florence’e verelim Başak’ı diyor.

Çağlayan’da Genel Müdürlüğü’nün olduğu hastanede işe başlıyorum. Gönüllü çalışıyorum, para almıyorum. Yeter ki tecrübe olsun, geleceğe yatırım gözüyle bakıyorum. Kuruş umrumda değil. Her gün o trafikte 3 saat sürüyor gitmem, 4 saat sürüyor dönmem… CEO Sinan Aran’ın yanına vermişler beni, ‘management trainee’yim. MT son sınıfların alabileceği bir pozisyon normalde. Sinan Hoca’nın hakkını asla ödeyemem, benle öyle ilgileniyor ki… Dünyanın en büyük sağlık otoritleri Mayo Clinic’ten, Harvard’dan sağlık makaleleri okutuyor her gün, yüzlerce sayfa… Eve dönünce de sabahlara kadar makale okuyorum, İngilizce sağlık terminolojileri öyle zor ki Allah’ım, sözlüğe yapışmışım, Türkçelerini bile bilmiyorum ki, İngilizcelerini anlayayım! Her gün CEO, CFO, COO toplanıyor, beni dinliyor iş çıkışı öncesi. Bu adamları toplayamazsın bir masada her gün…

Bir proje sunuyorum bir gün. Proje sunumumdan sonra odasına çağırıyor. Başak sigortan var mı diyor? Sinan Hocam ne sigortası, yemekhaneye bile girişim yok ki benim. Öyle bir gönüllü çalışma yani!

-”Bugünden itibaren, sigortalısın, maaş ve yan hakların da yatacak. Türkiye’de sigorta giriş tarihi önemlidir, bu da Sinan Abin’nden sana bir kıyak olsun diyor, ileride beni anarsın. Projeyi de devam ettir, teklif dosyası hazırla Yönetim Kurulu’na sunacağız.” diyor.

Havaya uçuyorum! Dahası da var… Okul açılınca da bizimle çalışmanı istiyoruz, bu gönüllü bir staj olarak kalmasın artık diyor. Ders programımı ayarlıyorum, 1 sene boyunca Florence Nightingale’de çalışıyorum. Ameliyathane optimizasyonu, proje geliştirme, en son da kat supervisorluğu ve misafir memnuniyeti alanlarında devam eden iş serüvenimi 1 sene sonunda, farklı sektörleri de tanımak istediğimden sonlandırıyorum. Canım Sinan Hocam, sizin yeriniz bende her zaman çok ayrı kalacak, ömrünüzde ayağınız taşa takılmasın, hakkınızı ödeyemem…

O sene okul tanıtımında çalışıyorum, daha sonra da kayıt ekibinde çalışacağım. Çok matrak bir ekipteyiz, müthiş anılar… Florence tecrübesiyle ben ofiste çalışmaktan keyif almadığımı anlıyorum, dört duvar beni inanılmaz boğuyor… Not ortalamam da yüksek, yandala başlamaya karar veriyorum. Turizm sektörü hareketlidir diye Otel Yöneticiliği bölümünde de okumaya başlıyorum eş zamanlı olarak. Ders yükü ikiye katlanıyor tabii…

Okurken bir yandan da okulda Profesyonel Gelişim departmanında işe başlıyorum. Derslerim yoğun olduğu için okul dışında çalışmam mümkün değil. Okuldaki kariyer ve gelişim etkinliklerini bizim departman organize ediyor. Ders arası boşluklarımda ofise gidip çalışıyorum.


Profesyonel Gelişim Ofisi ’15
Kendimi Bulamadım, Masayı Koyayım Bari

O dönemde bir gece sırtımdan vuran bir ağrıyla hastanelik oluyorum.  Meğersem safra kesemde taş varmış. 50 yaş üstü kadınlarda sık görülen bir hastalığın 20 yaşımda bana vurması, sadece ruhumun değil, organlarımın da olgun olmasını gösteriyor sanırım 🙂 Acil ameliyat diyorlar; fakat mümkünü yok! Derslerim öyle yoğun ki, tam final haftasına giriyoruz. 2 ay idare etmem gerek, o dönemde çikolata, ıspanak, yumurtalı ve yağ içeren hiç bir gıda yiyemiyorum, yoksa hastaneliğim… Öyle kilo veriyorum ki, oooh cillop, valla yaradı bu safra taşı bana. Liseden en yakın arkadaşım Arzu’nun babası Cavit Amca, genel cerrah, o yapacak ameliyatımı. Arzu da ameliyata girecek benimle. Her şeyi belgesel tadında videoya çekiyor, ayılınca kendi ameliyatımı izliyorum. Kahkahalarla giriyorum ameliyata. Hatta öyle ki, narkozdan ‘aşkın kanunu çalsam yeniden’ şarkısını söyleyerek uyanıyorum 🙂 O ameliyattan hatıra, karın bölgemde 3 ufak dikiş izi kalıyor, önce çok üzülüyorum, sonra bedenimi izleriyle sevmeye başlıyorum. Daha sonra Kalkan’da bir de motor kazamdan izler eklenecek koluma ve ayağıma. 

Okuldaki kariyer haftası kapsamında her sektörden şirketi ağırlıyoruz farklı etkinliklerle. Mülakat simülasyonları yapılıyor, o gün Swissotel Bosphorus’un simülasyonuna katılıyorum. İşe alım yapılmıyor, sadece öğrencilere deneyim kazandırmak maksat. Mülakatlarda kendime çok güveniyorum, halen daha girip de bağlayamayacağım mülakat yoktur, iddiam var bu konuda. Mülakat sonucu iş teklifi alıyorum, staj için. Büyük ve prestijli otellerin stajyer alım dönemleri vardır, belli bir tarihten sonra stajyer alımı yapmazlar. İK Direktörü, Food&Beverage pozisyonu için bir teklifte bulunuyor, normalde çalışmak istediğim bir  departman değil yiyecek içecek bölümü. Ben okuduğum iki bölümün yetkinliğini de kullanabileceğim idari bir departman istiyorum, operasyondan ziyade, satış departmanı gibi… Kabul ediyorum teklifi, tecrübe tecrübedir diyerek… Dönemin en kaliteli fine-dining restoranlarından biri olan Gaja’da hostesliğe başlıyorum. Planlarım arasında menü planlama, stoktan mal çekme, operasyon yönetimi gibi konuları öğrenmek varken, pek umduğumu bulamıyorum. Restoran müdürümüz de farkında bu durumun. Bana cross-trainee denilen, normalde uygulamadıkları, tüm departmanları gezip gözlemleyebileceğim bir insiyatif tanıyorlar ama bana süresi çok kısıtlı, bana yeterli gelmiyor. Staj yerimi değiştirmeye karar veriyorum. Aradan geçen 2 sene sonunda bir gün yine beni arıyor Swissotel İK departmanı, bu sefer iş teklifinde bulunuyor, part-time ‘genel müdür asistanlığı’ pozisyonunda… Ders programım dolu kabul edemiyorum; fakat bu telefon beni çok mutlu ediyor, çok kısa bir süre beraber çalışsak da, akıllarında kalmama seviniyorum. DoubleTree by Hilton Moda’ya geçiyorum. Burada tüm departmanlarda çalışıyorum. 3 ay boyunca otelin öğrenmediğim tarafı kalmıyor. Staj sonu burdan da bir iş teklifi geliyor, kabul etmiyorum. Otelcilik aktif bir meslek olsa da, sektör çalışanları arasındaki vahşi rekabet ve rekabetin ahlaksızlaşması durumları görülebiliyor. Bu etik dışılık hoşuma gitmiyor. 


DoubleTree by Hilton Moda

3.sınıfı okurken, okuladaki ‘Girişimcilik’ dersine asistan oluyorum. Sınıfımda 730 öğrenci var, tüm bölümlerden öğrencilere zorunlu bir ders bu. Quizleri notlandırıyorum, office hour dediğimiz etüd saatlerinde ders veriyorum, proje sunumlarında jurilik yapıyorum… Epey fiyakalı bir görev, çömez öğrenciler ‘hocam’ diyor. Estağfurullah çekiyorum. Bu görevi mezun olana kadar devam ettiriyorum. Otobüste, ders aralarında, cafelerde sürekli quiz notlandırıyorum, olmadı ders çalışıyorum…

3.sınıf yazında dünyanın en lüks otel gurubu olma ünvanına sahip, Mandarin Oriental Türkbükü’nde Finans departmanında staja başlıyorum. Yuppiiii 3 ay Türkbükü’nde yaşayacağım. Otel müşterilerine gösterdiği özveriyi, çalışanlarına da gösteriyor, villa tipi bahçeli, havuzlu lojmanlarda kalıyoruz, yemeğimiz, servisimiz tüm imkanlarımız gayet yerinde. Çalışmadığımız zamanlar ya Türkbükü plajlarındayız ya da klüplerinde… Hayat keyifli giderken, o malum 6,6‘lık  Bodrum depremi oluyor, uykuda yakalanıyorum, odada yalnızım. Dolap kapakları açılıyor, muazzam bir ses, duvarlar çıtırdıyor, yatak beşik gibi.. Şoka giriyorum, kıpırdayamıyorum! Beni gelip kapıları yumruklayarak odadan çıkarıyorlar. 1 ay eve giremiyorum, her gün de şiddetli artçılar oluyor anasını satayım. Bahçede uyuyorum. Tolga, Mert, Serdal ve Cemil benle az uğraşmadılar deprem günlerinde… Minnettarım… O günden beri bende bir deprem korkusu oluşuyor, en ufak sarsıntıda kitlenip hareketsiz kalıyorum. Bu da bana Bodrum hatırasıdır 🙂

Otelin ve müşterilerin muhasebesini tutuyoruz ve önüme gelen rakamlar öyle uçuk ki… Geceliği 2017 senesinde, 40.000 Euro olan villamız, 2 kişilik akşam yemeğinde 260.000 TL gelen bir adisyon, bahşiş olarak verilen 60.000 Pound, 1 haftalık konaklama için odaya özel spor salonu yaptıran, odadaki tüm eşyaları mimarıyla değiştiren, sıkıntıdan helikopter indirip kaldıran… Dünya’nın ‘en’ varlıklılarına hizmet veriyoruz, prens ve prensesler kalıyor otelimizde, hayal dahi edemeyeceğiniz hizmetleri sunuyoruz misafirlere. Sloganımız; ‘Yok, yok!’. Ve işte o stajda para mevhumum kayboluyor. Dünya düzeni ve paranın anlamına bambaşka bir pencereden bakmaya başlıyorum, değerini yitiriyor para gözümde. Ve bu stajda başka bir şey daha oluyor. Ben küçük bir yerde yaşamak istediğimi farkediyorum! Zamanın yavaş aktığı bir yerde… Kalbimin derinliğinde bir yere daha sonra gün yüzüne çıkmak üzere yerleşiyor bu fikir.

Bunca otel deneyimi aklımda bir iş fikri doğuruyor.. Hizmet sektöründe genel sorun ‘misafir memnuniyetini’ ölçümleyebilme ve anlama. Tolga, Bora ve ben ortak bir işe girişiyoruz. ‘Misafir memnuniyeti ölçümleme’ alanındaki inovatif iş fikrimizle, dünyanın en iyi 5. inkübasyon merkezi olan İTÜ Çekirdek Girişimlerinden biri olmak üzere seçiliyoruz. Artık İTÜ’de ofisimiz var! Şirketleşmek yolunda inanılmaz büyük bir başarı kazanmışız. Tüm destekleri arkamıza alıyoruz, ofis, mentörlük, yatırımcı desteği… Şirketimizin ismine ‘Table’ adını veriyoruz. Üniversitede bizden bahsediyorlar, ekranlarda röportajlarımız dönüyor. Hilton, Swissotel, Mövenpick gibi zincirler ve bir çok sayısız butik otelle görüşmeye gidiyoruz, hepsi olumlu! 

Raffles Otel – Table Ekibi

Bir yandan anadal, bir yandan yandal, bir yandan şirketleşmeye doğru gittiğimiz girişimimiz, bir yandan asistanlık, aktif olduğum sosyal klüpler derken programım bir hayli yoğun… Okula sabah girip, akşam 11‘den önce çıkmıyorum. Okulda olmadığım zamanlarda da bir yerlerde görüşmelerdeyiz zaten. Kampüsteki Cafe Nero’da müdavim masam var, eğer doluysa kalkıp bana yer veriyorlar artık, o derece! Dünyalar güzeli çalışanlar arada benden para bile almıyorlar kahveye. Bir aile gibi derler ya, he işte harbiden öyleyiz. O sabah dersleri için erkenden okula gittiğim günlerde, tenha olan Nero’ya geçip, yüzümü ormana vermiş, mekanda çalan blues eşliğinde içtiğim o 4 shot espressonun kokusu hala burnuma gelir… Akşam öğrencilerin çoğunluğu gitmiş, okul bana kalmışken, ormandaki ağaçlar kardan kırlaşmış ve cepliğimden aldığım ilk yudum viskideki o is kokusuna özlemimi ise anlatamam… 

Okuldan seçilen 5 kişi olarak dünyanın en prestijli Otel Yöneticiliği yarışması ‘EMCup’a katılıyoruz. Türkiye ilk kez katılıyor o sene, Türkiye’yi temsil ediyoruz. Hollanda/ Maastricht’de düzenlenecek yarışma, inanılmaz sıkı bir çalışma sürecimiz var. Kaç kez okulda sabahladığımızı hatırlamıyorum bile… Ekip mu-az-zammm! Yarışmada bir çok dalda ödül kazanıp, gönülleri de fethettikten sonra, eee ekipçe koçumuz olan bölüm başkanımızı Türkiye’ye yollayıp, bir kaç gün Amsterdam keyfi yapma sırası şimdi bizde! Canım Beliz, Adis, Farid, Umut… Gözlerimizden yaşlar gelene kadar güldüğümüz, çılgınlıkların dibine vurduğumuz o güzel günlere kaldıralım kadehlerimizi. Bu satırları yazarken, gözümün önünden birer birer geçiyor Amsterdam maceralarımız ve ben çılgınlıklarımıza pişmiş kelle misali gülüyorum, neler yapmışız!  Tekrarında buluşmak dileğiyle canlarım… 

Son sınıf geldi çattı. Ne zaman geldi de geçiyor üniversite yılları heyyy gidiii… Çok çeşitli işlerde çalıştım yapmak istediğim şeyi bulana kadar. Hiç biri beni tam anlamıyla tatmin etmedi. Bir de sivil toplum kuruluşu denesek ya? Endeavor Türkiye’de çalışmaya başlıyorum. Dünyanın en prestijli girişimcilik derneklerinden biri, 33 ülkede ofisi var. Türkiye ve dünyadaki neredeyse tüm girişimcilik ekosistemi Endeavor Etkin Girişimcilik Derneği’nden geçiyor desek yeridir. Global bir ağ… 10-11 kişilik ekibiz, hepsi pırıl pırıl insanlar, kucak dolusu sevgiler sizin olsun! 

Ferko Plaza ‘ 18
Endeavor Ekibi – Ofisteki Son Günüm

Yine bir mülakat simülasyonu var kampüste. Son dönemim üniversitede artık. – Bu arada son sınıfta ailemden harçlık almayı bıraktım, kendi paramı kazanıyorum ufaktan. – PricewaterhouseCoopers, nam-ı diğer PwC’nin mülakatındayım. Şirket dünyanın en büyük 2. bağımsız denetleme firması. Vergi, denetim ve iş geliştirme hizmeti veriyorlar. Senede bir kaç kişilik işe alım kontenjanı var. Grup mülakatıdan, bunlar beni kesin arar düşüncesiyle çıkıyorum. Grup mülakatı olmasına rağmen, İK benle çok ilgilendi, özel bir kaç soru sorup, not aldı çünkü. Gecikmiyor, 2 hafta sonra teklif için arıyorlar. Hem de ‘iş geliştirme danışmanı’ olarak. Daha prestijli bir iş yok galiba bu coğrafyada. Bu şirketlerde çok iyi para kazanıldığını ve çok hızlı yönetici pozisyonuna yükselindiğini biliyorum; fakat aynı oranda senin suyunu çıkartacak kadar sömüreceklerini de biliyorum. Kariyer hedefinde kurumsal şirketlerden epey uzaklaştım tecrübelerim doğrultusunda. Reddediyorum! 

Endeavor’dan ayrılmama 2 gün kala, bizimle çalışan bir girişimin sahibi ofisimize geliyor. Tanışıyoruz. Pubinno, akıllı bira musluğu üreten bir teknoloji- AR-GE firması. İlk yatırımını Silikon Vadi’sinden almış. Zehir gibiler, tutukulular ve kısa sürede unicorn olup, exit etme hedefleri var. Unicorn olmak girişimcilik terminolojisinde 1 milyar dolar değerlemeye ulaşmak, exit etmek ise, şirketi satıp piyasadan çekilmek demek. Şirketin sahibi Can, bizim websitesine bi baksana, bize CV’ni at açık pozisyona diyor. Tüm ilanlar mühendisler için, bir tane de stajyer ilanı var. Girişimcilik dünyasında Beylere Hanımlara pek yer yoktur, Amerikan kültürü gereği direkt isimle hitap ederiz. Can diyorum, ben ömrümün sonuna kadar stajyer kalamam, gerçek bir işe ihtiyacım var, diğer pozisyonlar da mühendislik alanları diyorum. Sen başvur diyor. Bir mülakat, ardından bir assignment… Hooop, Pubinno’da iş geliştirme uzmanı oluyorum.

Artık üniversiteye veda etme vakti… Onur derecesiyle mezun olduktan sonra, hiç ara vermeden full time işime başlıyorum. Ama kıçımda kurt var! Ofiste oturamıyorum, bunalıyorum! Can, bak ben alır bilgisayarımı ofis dışında çalışırım, ofis beni boğuyor diyorum. Can eyvallah çekiyor. Can’la diş dişe bir iletişimimiz var, ikimizde tutkuluyuz, zaman zaman ciddi geriliyoruz! O sert ve asabi bir adam, bende de eyvallah yok. Dişe diş! Ama birbirimizi biliyoruz, seviyoruz, bir şekilde anlaşıyoruz. Şirkette henüz 1 ayım dolmamışken Katar’a demo paketi satıyorum. Can, ben işten ayrıldıktan 6 ay sonra söylüyor, sen çok iyi bir ‘closing deal’ kızdın, kaçırdık seni diyor. Çok mutlu oluyorum, en büyük mutluluğumu da Can 1 sene sonra Kalkan’a tatil vesilesiyle geldiğinde yaşıyorum. Benim için çok anlamlı bir ziyarettir patron! O barı da, bir gün açacağız be! 🙂 Zehir Pubinno ekibi, görüyorum ki kazıya kazıya piyasayı alt üst etmeye devam ediyorsunuz! Unicornu göğüslediğinizde de kadehler çılgınca arşa yükselecek, o günü dört gözle bekliyorum!

Ofisten çok Starbucks’ta Çalıştığım Günler

Şimdiii, müsadenizle ben bir güzel mezun olayım. Hocalarıma teşekkür etmeden kepi atmak istemem. Akademisyenlik ve hocalık çok farklı iki kavrammış. Arkadaş olabildiğin, yaşam boyu danışabildiğin, bir şeyler paylaşabildiğin çok özel insanlarmış. Akademisyen, öğrencisinin hayatına değer katarmış, ders anlatmak yalnızca bir sembol… Her bir hocama minnetlerimi sunuyorum. Peki ya üniversiteden ne öğrendin deseler, en kaba tabirle ‘bilgiye ulaşmayı’ öğrendim derim. Çok basit gibi gözükse de, aslında çok anlamlı bir öğreti, hele ki bu çağda. Doğru bilgiye nasıl ulaşıp, o bilgiyi nasıl işleyeceğimi ve nokta atışı şekilde pratiğe dökebilmeyi öğrendim. Her şeyi bilmeniz imkansız ama onu nerede bulabileceğinizi bilmeniz paçanızı kurtaracak!

Peki ya sonrası mı? 


3 MAYIS ’20 –  Mutfak / BEYKOZ

 02: 04

baskabirhayatmumkun tarafından yayımlandı

İstanbul'da şehrin ışıklarından yıldızları göremiyordum. E ben de yeryüzünde yıldızlara en yakın yere- Kalkan'a yerleştim. Peki sonra ne mi oldu?

Yorum bırakın