Hayat bana yakın zamanda aslında bildiğim bir gerçeğe daha sıkı sarılmam için bir işaret gönderdi ve bir de uyarı… Trafik kazası geçirdim!
Masum bir kaza olduğunu söyleyemem, omzum kırıldı. Tam tamına 2 ay ailemden uzakta, yalnız yaşadığım bir şehirde bakıma muhtaç yaşadım. Biri soydu beni, giydirdi, yıkadı, yemeğimi yedirdi tam 2 ay… Mahremiyetim kalmadı, normalleşti bir süre sonunda…Hayvanlar adapte olur, insanlar alışır. Alıştım bir süre sonra…
Sabırsız kadına, dur dedi hayat, sabrı öğrenmelisin, işine yarayacak. Keskin köşelerini törpülemelisin, dik başlılık sana her zaman kazandırmayacak. Bir insan gönderiyorum yanına dedi hayat, o da senin cinsinden; ona bi bak ve sonra aynaya… Kefeye koy ikinizi dedi, kaç gram geliyor sabrın, kaç gün sürebilir fedakarlığın, sükutta nereye kadar kalabilirsin, birinin ihtiyaçlarını nereye kadar kendinin önüne koyabilirsin bi tart dedi bana… Dön içine ve kendini terbiye et dedi hayat daha iyi bir Başak olmam için…
Bana ilk önce inatlaşmamayı öğretti hayat! Kendimle er meydanında savaşmamayı, kendimle düşman olmadığımı, Başak’ın Başak’a dost olduğunu duvar gibi koydu önüme! Dedi ki; önce duygularınla barış! Duygular seni daha güçsüz yapmaz, iç sesini dinlemek seni aptal yapmaz! Kendinle inatlaşmak, kendini yenmeye çalışmak seni daha güçlü yap-maz! Kes artık şunu!
15 gün boyunca çok yorgundum, yoğunluğun altından üstüne çıkmak için tüm odağımı iş hayatıma vermiştim. İş sonuçlanmadan mola verilmezdi benim hayatımda ve son viraja girmiştim! Saat 17:45 oldu, hava tam kıvamındaydı, ne de güzel gelirdi Patara sahilinde gün batımında suyun kıyısında yürümek, nasıl da tazelerdi beynimi, enerjimi… İyi gelecekti bana, biliyordum, ancak böyle boşaltabilirdim kafamı…
Odama çıktım. Otelde yaşıyorum ben. Hep hayalimdi çocukluğumdan beri bir otelde yaşıyor olmak, gerçekleşti işte! Laptopumun kapağını bile kapatmadım, 1 saat sonra dönecek ve çalışmaya devam edecektim çünkü. Barın önündeki masadan kalemim ajandamın üstünde, kahve bardağım masamda, laptop çalışır şekilde kalktım.
Rakıya davet etmişti arkadaşlar, çalışma arkadaşım ve aynı zamanda dostum Hilal biliyordu bu programı ama kafam kimseyi kaldıracak gibi değildi onu bilmiyordu kimse. Gerçi Hilal seziyordu boş baktığımı. Patara bana daha iyi gelecekti. Kafamda bu hesaplamayı yaparken, oteldekiler beni 1 duble içip dönecek sanarken, elim kaskıma ve ekipmanlarıma gitti. Allahım bir yandan da nasıl bir isteksizlik…! İlacını biliyorsun ama kalkıp almaya dermanın yok…
Giyindim… Önce mini taytımı giydim, ardından Crocs’larımı, motoru asla açık terlikle sürmezdim yola çıkacaksam, D-400’de başıma motorla bi iş gelirse, yüksek hızda ayaklarım kemiğe kadar derimden sıyrılırdı, hep ince hesaplarımı yapar, tedbirimi alırdım. He bir de, asla kimliksiz tura çıkmazdım; motosiklet her zaman riski artçı olarak arkasında taşır; tanınmaz hale geleceğim bir kaza geçirirsem, benim kim olduğumu teşhis edebilmeleri lazımdı.
Spor ayakkabı giymedim; çünkü planlarımda kumların denizle öpüştüğü noktadan yürümek vardı. Puro çantamı, viski mataramı ve kulaklığımı aldım. 2 yudum viskiden kimseye zarar gelmezdi; ‘ab-ı hayat’, malumunuz ‘hayat suyu’ daha da tanınan bir ifadeyle ‘viski’ yalnızca eşlikçim olacaktı, içkim değil. Kulaklığımda bir sesli kitap, bana bilmediğim dünyaları konuşacaktı; çünkü artık konuşmaktan çok, dinlemeyi sever olmuştum bi süredir… Purom ise sert karakteriyle, bana kendimi hatırlatacaktı…
Buff önemli bir detaydır, kaskı saç derisinin kirinden korur, ömrünü uzatır, takıldı! He bir tane de boyna gerek buff, rüzgarı kesmeli, giyildi! Dizlikler, takılmalı, asfalt kazır atar; takıldı! Eldiven zaten şart, düşme anında ilk eller temas eder zemine ve kadınların elleri çok önemlidir, giyildi! Cekeeet? Hangi ceketi giysem? Hava yazlık ceketi giyecek kadar da sıcaklamadı, gün batışa geçince döneceğim, ana yolda çok rüzgar yer, üşürüm. Ya yazlık cekette daha korumalı ama, sırt, dirsek, OMUZ her yeri sağlam… Üşüyüp hasta olmayayım bunca işin gücün üstüne, eklem korumalığı yok ama bugün de böyle olsun; kışlık ceket, seçildi! Hem rüzgardan korur, hem asfalt yanığından… Bir de cakası var ki, sırtında Harley Davidson kanatlı işleme logosu…
Otoparktan çıkar ayak personele rastladım. Saat 18:01
– “Müdürüm dikkatli gidin, yolunuz açık olsun, su vereyim yanınızda kalsın.”
– “Teşekkürler Sedat, hemen döncem zaten.”
Kask takıldı, vizör indirildi, göze böcek, toz, güneş girmesin. Ya ben yola çıktım ama of hiç gidesim yok. Patara 20 dk yol, hiç süresim yok. Acaba Kaputaş’a mı gitsem bak? 10 dk, kısacık… Turkuaz suları da daha bi göresim var aslında. Neyse dur Başak, daha 1 km yolun var, Hünkar’ın önünde kavşağa kadar düşün bakalım Patara mı Kaputaş mı?
Kavşağa da geldim ama hiç de gidesim yok ne Patara’ya, ne Kaputaş’a. İçim sıkılıyor, ruhumda bi ağırlık var, bana baskı yapıyor. Gidesim yok; çünkü yol gözümde büyüyor… Oysa ne çok severim yol yapmayı motorla! Petrole sür Başak! Tek dönüş kavşak değil ya! Bak kızım ışıklarda kırmızı yanarsa Kaputaş’a sürüyorsun, yeşil yanarsa Patara’ya… Aha ışık kırmızı! Işıklar Kaputaş’a gitmemi haykırıyor. Start- stop’u kapat, ne bu zırt pırt stopa alıyor motor, sanki altımızda 1000 cc var da yakıt tasarrufu yapacağız, dünyanın en gereksiz teknolojisi PCX’e start-stop koymak! Onun yerine ABS koysaydınız da durabilseydik sevgili Japonlar! Neyse benim karar vermem gereken bir rotam var! Kırmızı ışık ve diğer tüm sinyaller Kaputaş’a gitmemi söylüyor ama bende hala bi inat hali… Saniyeler geri sayarken yeşil yanana kadar düşünme fırsatım oluyor ve kararımı veriyorum! Başak madem bu kadar isteksizlik ve iç karartın var; o zaman inadına Patara’ya gideceksin! Öyleye böyle, hadi bakalım, savaş şu iç sesinle ve ona karşı çık, tersini yap!
Yeşil yandı. 10 metre sonra döner kavşağın farklı yönüne gitmek isteyenler için ikinci ışık ve yine kırmızı. Artık burnumu verdim Fethiye yoluna, rota kesinkes Patara. Yol iki şerit, sağımda kamyon var, hiç egzoz kokusuyla zehirlenemem ışıkta, sol şeritteyim. Hem zaten benim torkum yüksek, 30 metre sonra hızımı alıp, sağ şeride atarım ben kendimi.
Yeşil yandı, yan dikiz aynaları kontrol edildi, arkada tehlike yok. Gaz ver Başak, yol senin. Bi an evvel şu yol bitsin, ruhum çok huzursuz… 10 metre oldu ışıktan kalkalı, hız göstergem 32 km’yi gösteriyor, kamyonla aramda henüz sağa geçmeye uygun mesafe oluşmadı. Paaat! Parça sesleri, takur tukur sesler… Saat 18:08. Sola sürükleniyorum, bana bi şey çok hızlı çarptı! Başak şu an kaza yaptın ve motoru kontrol etmen imkansız! Şimdi yere düşeceksin. Ne çarptı bana, ne oluyor, çok hızlıydı, kuvvetli vurdu. Allahım nolur arkadasında tampon tampona yarıştığı biri yoktur, şimdi yere düşücem! Ya biri varsa… Ya duramaz ve benim üstümden geçerse. Nolur ezilmek istemiyorum!
Yerdeyim! Başak tamam, nefes alıyorsun! Hayattasın, hemen kalk yerden hemen! Burası karayolu, üstünden araba geçebilir, ezilmek istemiyorum hayır, hemen kalk! Ama kalkamıyorum! Kıpırdayamıyorum! Nolur birileri görsün, hemen etrafıma toplansınlar, kalabalık oluşsun, hadi hadi hadi çabuk olun, gelin hadi, arabalar beni ezmesin!
Trafik durdu… Tamam. İyi miyim? Hayati bir şeyim var mı? Kafamda hiç bir ağrı yok, bilincim açık, kask çok iyi korumuş, kafamı çarptığım anı bile hatırlamıyorum. Bacaklarım ve parmaklarımı oynatabiliyorum. Motor üstüme düşmemiş, üstümde bir ağırlık yok. Sağ tarafımı hiç oynatamıyorum. Olsun, tamam darbe almışımdır, bu beni öldürmez, tedavi edilebilirim. İnsanlar geldi… Kalabalık… Çok kalabalık… Sesler var, ambulans arandı. İyi miyim diye soruyorlar. İyiyim diyorum, ben iyiyim, iyiyim ben! “Ama kalkamıyorum, yardım edin.” Hayır, seni kıpırdatamayız, ambulans geliyor.
Sadece beni tanıyan biri var mı o kalabalıkta bilmek istiyorum. Tanınmak istiyorum, yalnız olmadığımı bilmek, güven hissetmek istiyorum. İlk cümlem sesimin çıktığı kadar;
-” Burda beni tanıyan var mı?”.
– “Var var Başak, seni tanıyorum.”
-” Sen kimsin?”
-“Soner ben.”
-“Tamam.”
Tamam güvendeyim, en azından beni tanıyan, yakınlarıma ulaşabilecek biri var. Yalnız değilim. Şimdi birilerini aratmam gerek, yakınlarıma haber vermem gerek.
Kafamdan isimler geçiyor… Yakın, yakınlarım… Kimi arasam en hızlı gelir?Asfalta düştüğüm an ilk aklıma gelen kişiyi aratmıyorum. İlk onu aramak istiyorum aslında ama aratmıyorum. O sıcaklığı hissedemiyorum, sanki onun hayatına meşguliyet vereceğim gibi hissediyor ve bunca işin gücün üstüne kendimi koymaya değer görmüyorum, aratmıyorum. Kim bana o sıcakalığı hissettirdi diye düşünüp 2 kişiyi aratıyorum.
-” Biri yakınlarımı arayabilir mi? Telefonum motorun torpidosunda, şifrem ******. İsmi ****, diğerinin ismi ****.”
Duyuyorum, üstümde konuşuyorlar. Ailesi burda değil diyorlar, babası İstanbul’da diyorlar…
Nolur kimse ailemi aramasın, haber vermeyin çok korkarlar diyorum. Onlar burda değil. Hem babam şehir dışında iş seyahatinde, ya otobandaysa, öğrenirse kaza yapar. Ya ölürse… Kafam allak bullak, abuk subuk ihtimallere yine önlemler almaya çalışıyorum.
Motorum diyorum.. Motorum çok mu kötü? Doğruyu söyleyin diyorum. Paramparça mı oldu, çok hızlı çarptı bana araba. Yok yok diyorlar, kötü değil, motor yapılır, düşünme diyorlar. Ama ben motorumu çok seviyorum, yakışıklım o benim. Yol arkadaşım. Ne de özenerek aldım, her seferinde hayranlıkla bakıyorum ona.
Ambulans sesi… Hemşire koşarak yanıma geliyor, panikle iyi misin diyor. Ben hemşireyi sakinleştirircesine, iyiyim iyiyim ben, sadece kalkamıyorum, sağ tarafım tutmuyor diyorum. Tamam şimdi kaskını çıkartacağız, sakin kıpırdama, kırıkların olabilir diyor. Çok da sağlam giyinmişsin, tebrik ederimi de ekliyor. Tramva tahtasına koyup ambulansa bindiriyorlar. Yakınlarım da gelmiş, iyi misin diyor herkes. Herkes çok korkmuş. Tüm herkesin sorumluluğu bendeymiş gibi, hepsine güleryüz dağıtıyorum, ufak bi kaza diyorum, çok iyiyim bakın diyorum, herkese moral veriyorum. Sanki kazayı yapan onlar, moral verip, sakinleştirmesi gereken benmişim gib… Ama kafam allak bullak, insanları sakinleştirmeye çalışırken, içimde fırtınalar kopuyor. Hayattayım ama, her şey düzelecek, yaşıyorsam her şeyin çözümü var diye düşünüyorum. Realistliği asla bırakmıyorum, duyguları olmayan, sadece rasyonel kararlar almak üzere programlanmış bir robot gibiyim.
Ambulansın kapısı açılıyor. Hilal’imle, Hasan’ımın sesini duyuyorum. O kadar panikler ki, seslerinden endişeleri anlaşılıyor, çok korkmuşlar. Korkma Başak burdayız, hastaneye geliyoruz, sakın korkma diyorlar ama sesleri nasıl titriyor… Hemşire hemen kapıyı kapatıyor, yasak! Ben onların sesini duyunca bir ağlamaya başlıyorum ambulansta… Hıçkıra hıçkıra… Oysa çok sakindim, espriler yapıyordum, insanları sakinleştiriyordum ben az evvel… Takındığım tüm güçlü tavır onların sesiyle yerini hıçkırıklara bırakıyor… Hemşire de şaşkın…
Benden önce hastanedeler… Boynumda boyunluk var. Kimseyi göremiyorum. Birileri sedyemden tutuyor. O odadan o odaya, o cihazdan o cihaza taşıyorlar. 4 saat boyunca yatırıyorlar beni. Elif Abla, Hasan Abi, Hakan, Paşa Abi, Hilal, Hasan, Sercan hepsi orda, benden önce varmışlar hastaneye… Hepsi sedyemden tutuyor, kimse benle konuşmuyor herkes çok endişeli ve stresli. Ben onlara espriler yapıyorum, kahkahalar atıyorum, tüm acil servis gülmekten yıkılıyor… Sahi ya, ben ne yapıyorum? Ne oldu az evvel? Bu florasan ışıkları, güneş kızıllığına benzemiyor… Yolda hiç üşümedim de, ayaklarım da kum olmadı… Ağzımda viski tadı yok… Ben nerdeyim, neler oluyor? Laptopum açık kaldı masada, ben işe dönecektim, iş bitmedi daha… Ne oldu az önce? Peki bundan sonra ne olacak?
Trafik polisi geliyor. Adli vaka, yaralamalı trafik kazası, rapor tutması gerek. Alkolmetre üfletiyor. Polis Bey, henüz içemedim, keşke dönüşte üfletseydiniz… E benim motor ehliyetim yok, ne yapacağız? Yaklaşın bakayım, ben sizi tanıyor muyum acaba? Kim çarpmış bana? Neden çarpmış? Ne olacak şimdi? Motoru nasıl yaptırcaz?… %100 kusurlu karşı tarafmış. Evet ben şeridimde gidiyordum, benim suçum yok ki. O zaman ben neden hastanedeyim, benim suçum yok ki… O nerde?
4 saatin sonunda, doktor geliyor, yavaşça ayağa kalk taburcu edeceğiz seni diyor. Bir şeyin yok, darbeye bağlı tramva ama sen yine de 1 hafta sonra ortopediste gel diyor. E ama ben sağ kolumu oynatamıyorum, hiç komut veremiyorum… Demek ki geçecek, kaza çok yeni diyorum…
Babamı ambulansta, hemşireden rica edip aramıştım. Otobandaymış, tam da tahmin ettiğim gibi… “Canım, nasılsın, dönüşe geçtin mi diyorum, otobanda mısın?” Evet kızım dönüyorum diyor. En sakin ses tonumu ayarlamaya çalışıp, gülerek kazayı haber veriyorum, benden duysun da hayatta olduğuma inansın diye.
-“Canım ben yürüyüşe Patara’ya giderken, Kalkan kırmızı ışıklarda araba hafifçe dokundu, dengemi kaybettim motor yana yattı sadece diyorum. Bak seni ben aradım, çok iyiyim sakın panik yapma, tedbir amaçlı hastaneye gidiyorum.” diyorum. Babam tabii ki inanmıyor ve sesi panikle yükselerek “Ben senin ses tonundan anlamıyor muyum, sen ufak bir kaza yapmamışsın, babanım ben senin baban sesinin titremesini farketmiyor muyum ben sanıyorsun.” diye haykırıyor. Canım, sakın endişelenme, bak seni ben aradım, gayet iyiyim, telefonda ben konuşuyorum diyorum sakince ve kapatıyoruz…
Hastanede ailem görüntülü arıyor, ilk uçakla gelmek istiyorlar, onları sakinleştiriyorum. Sabit yatmaktan bacaklarım üşümüş, mavi hastane pikesi örttüler. Annem kamerada mavi pikeyi görünce ayaklarım kesildi sanıyor, kendinden geçiyor… Bacaklarımı gösteriyoruz, ikna oluyor… Anne baba olmak ne zor iş… Hele ki uzakta olmak böyle durumlarda ne fena, anlıyorum o an…
Doktor yürümemi görmek istiyor, başım dönüyor, yürüyebiliyorum ama yürüyemiyorum. Tekerlekli sandalyeyele tuvalete götürüyorlar. Sağ tarafımı hiç kullanamıyorum. Askıya da aldılar…
Kendim yürüyecem diye tutturup, hastaneden çıkıyoruz. Pikapla, motorumu kaza yerinden almak için önden gidiyor Haham. Ben arkada Hasan’ın arabasına biniyorum, Hilal ve Seco arka koltukta. Yolda beni bir ağlama krizi tutuyor… Hıçkırıklarla… Hala şoktayım ve o an kaza yaptığımı idrak ediyorum. Aklım çok karışık…
Hasan’a pikapı takip et, motorumu görcem, kaza yaptığım yeri görmek istiyorum diye tutturuyorum. Motorumu pikapa yüklemişler. O da ne?! Motorumu yan yatırmışlar!!! Motoru yatık bir şekilde pikapta görünce öyle bir ağrıma gidiyor ki, tekrardan hıçkırarak ağlamaya başlıyorum arabada. “Motorumu yan yatırmışlaaar.” diye haykırıyorum. Hasan daha fazla üzüleyeyim diye, yolu değiştiriyor ve pikap bizden önce otelin otoparkına varıyor.
1 hafta raporluyum. Ortopedist senin omzun kırık diyor, ben şok oluyorum. Ameliyat mı olcam, platin mi takılacak, bi daha eskisi gibi olmayacak mı omuzum, ama benim yaşım çok genç… Kafamda yine bi sürü soru… 52 gün raporluyum. Hilal 1 ay boyunca bende kalıyor. Bana bebek gibi bakıyor. Bu satırlara ne yazsam eksik kalır, ne yapsam hakkını ödeyemem, ne kadar dua etsem az gelir… Söylenecek bir o kadar çok şey varken, bir o kadar da şükran sessizliği var içimde… Bana çok emek verdi, ve bu 2 ayda bana da çok şey öğretti o farkında olmadan…
Annem çokça defa gelmek istiyor, gelme ben iyiyim, gelsen de yapabileceğin bişey yok diyorum, sakinleştiriyorum. Kendimi çok güçlü sanarken, bir anda aslında içimde ne kadar güçsüz düştüğümü ve üzüldüğümü anlıyorum. Doktor zona teşhisi koyuyor… Sinir ucu iltihaplanması. Tamamen üzüntüden ve stresten çıkan bir hastalık, sırtımda ve göğsümde çıkıyor, kabarıklıklar, ateş ve kaşıntı… Doktor şaşırıyor, zona tek yerde çıkar, 3 yerde olması çok ender diyor.
10 gün boyunca ağlamayan ben, doktordan çıkıp, otele doğru yürümeye başladığımız andan itibaren tüm Kalamar yolu boyunca ağlıyorum… Zona hastalığı gerçekten çok ağrıma gidiyor. Ben nasıl zona olurum? Ne olmuş yanı, alt tarafı bi trafik kazası, omuz kırığı derken, vücudumun zona ile tepki vermesi beni alt üst ediyor. O an annemi arıyorum ve artık gel beni al, ben yapamıyormuşum demek diyorum…
Zona olduğumu öğrenen annem, ilk uçakla Kalkan’a gelip, beni alıp Istanbul’a doktora götürüyor. Teşhis aynı, omuz birleşme kemiği kırığı, tehlikeli bir yerde, en ufak bir ters harekette platin takıp, ameliyat etmek zorundayız ve ömrün boyunca etkisi kalır diyor. 6 hafta askıda, kımıldatmaman gerek diyor. Havalar sıcak, otelde işler çok yoğun… Lanet olsun, nerden çıktı şimdi bu?!
Hadi kırığı anladık, zona neden?! Neye üzüldüm ben böyle, neye kırıldım, kimler incitti bu süreçte beni, kimler yanımda olsun istedim içten içe…
Motor hayatımın bu kazadan sonra son bulduğunu söyleyen ailem, zona geçirdiğimi duyunca, hadi gel Honda’ya gidelim, sana daha büyük bir motor bakalım deyip, beni galeriye bile götürdüler! Motorlar karaborsa, bulamadık tabii… Yoksa bir Forza hayalim vardı bu sene için. Bayide adımım yazdırıp, araya torpil sokmuştum. Tam kaza yaptığım gün haber geldi, tesadüfe bak… Motorunuz hazır gelin alın diye… Telefonu açan yakınım, motor falan yok, satın o motoru, kaza yaptı Başak deyip sattırıyor motoru ben hastanedeyken.
Daha ilginci ise; kazadan 1 gece önce, arkadaşlarımızla oturup gece 2’e kadar yaptığımız ufak motor kaza anılarını anlattık. Ben ertesi gün, büyük bir kaza yaptım… Kazayı çağırdım aslında… Otoparktan çıkarken bile isteksizdim, ne yöne gideceğime asla karar veremiyordum, bana dur diyen bir iç ses vardı ve ben o iç sesle inatlaşıp, savaşmayı seçtim, kaybettim…
27 yaşıma kadar bisikletten bile düşmemiştim, hiç bir yerim kırılmamıştı. Hep bunu düşünürdüm, benim hiç bi yerim kırılmadı derdim, kırığı da çağırdım ben hayatıma… Kazayı da çağırdım hayatıma… Tıpkı 15 sene önce otelde yaşamayı hayal edip, bugün otelde yaşıyor olduğum gibi, çağırdım hayatıma. İşte aslında çok iyi bildiğim ve bu kazayla çok daha güçlü şekilde bana hatırlatılan şey de buydu! Neyi çağırırsan, o gelir kapına. Aklıma gelen, başıma geldi lafı boş laf değil, doğru! Güzel çağır Başak, güzeli çağır, güzeli iste, iyiyi hayal et Başak. Çünkü bir gün kapıyı açınca onu bulacaksın, er ya da geç!
İnatlaşma Başak, kendinle inatlaşma! Kendi kendini yenmeye çalışma! İçinde biri konuşuyorken ona kızma, onu susturma; dinle onu, yumuşa biraz, törpülen Başak. Bu iyi bir şey değil, rest çekmek, er meydanına tek başına girmek her zaman cesaret değildir, seni daha güçlü de yapmaz. Yumuşa Başak, yardım almaya açık ol, yardım iste, talep et, izin ver yükleri yanındakilerle birlikte taşı, hepsini sen alıp önden koşma. İzin ver zaman zaman kapını birileri açsın, üzgünken birilerini ara, konuşmaya ihtiyacım var görüşebilir miyiz de.. Bırak insanlar yanına yaklaşsın, bilsinler sen her şeyi yapamazsın, tıpkı diğer insanlar gibi… Her zaman gülmek, gülümsemek zorunda değilsin… Etten kemikten bir insansın, kadınsın daha da fazlası… Duygusalsın, sen çok ama çok duygusalsın Başak! Kırılganlığını ve duygularını saklamaya çalışmak iyi bir şey değil, görüyorsun bak. İhtiyaçlarını, duygusal ihtiyaçlarını da kabullen en önemlisi, üstüne örtü örtme. Örtsen de onlar, örtünün altında, kaybolmuyor ki… Yalnızca gizleniyor…
Kul kurar, kader gülermiş… Hayatı programlayamazsın, işler her zaman senin istediğin gibi gitmez. Bazen tüm akışı değişir hayatın. Düşündüğünden bambaşka bir yolda yürümek zorunda kalabilirsin, ne kadar hızlı o yolu kabullendiğin aslında seni güçlü yapan. Ne kadar ürkütücü aslında değil mi? İşte hatırla, unutma ki, anda, anı yaşamak aslında gerçek olan. Her gün bugünün gibi olmayabilir, bir gün tüm günlerin birbirine karışabilir… Sen her ne olursa olsun hep ışığa doğru yürü Başak…