Tak tak tak tak tak tak tak tak tak tak…. Sayısız tak tak seslerinin bilmem kaç binincisinde doğdum. Her yeni doğan gibi günahsız, tertemiz başladı yolculuğum. Aslına bakarsan ben hiç kirlenmedim, suç da hiç bir zaman bende değildi; ellerinden geçtiklerim, dolaştığım kapılar kirliydi, günah doluydu zaman zaman. Ben hep rol değiştirdim. Kimi zaman günahkar, kimi zaman hayırlarla bezendim. Mimar Kemaleddin’in anısına kapı kapı dolaşmaya, aslına bakarsan o kapıları açmaya görevliydim.
-Dıt dıt dıt dıt!
-Trrrrrr…
-Paranız sayılıyor!
Ve işte dünyadayım, dünyevi işlere hizmet için dünyadayım. Aranızda, cebinizde, cüzdanınızda, memelerinizin arasında, yastığınızın altında…
Ekmelettin amcanın emekli maaşının arasına sıkışmış bir şekilde gıcır gıcır ilk yolculuğum başladı. Ben ne kadar yeniysem, Ekmelettin amca o kadar eskiydi… Benim miladımın ilk günüydü ya!
Ekmelettin amca kahverengi derisi pul pul dökülmüş cüzdanına elini ilk attığında çok heyecanlandım, bu kadar hızlı yeni bir sahibe gitmeyi beklemiyordum. Kasaba girdi ilk olarak. 250 gr. kıyma, 2 parça tavuk but istedi. Benlerden dalmaçyalıya gönmüş, titrek ama pamuk gibi bembeyaz elini cüzdanındaki tomara attı, kasiyere arkasını dönüp 3 defa kağıt tomarını saydıp ve yanılmadığına emin olduktan sonra, bir mavi kağıt çıkardı -ki o da Yunus Emre’yi temsil ediyordu, kasiyer kıza uzattı.
Nasıl bir ohh çektim anlatamam! Harcanan ben değil de, başkasıydı. Ekmelettin amcayı tanımak için biraz daha vaktimin olduğuna sevinerek derin bir nefes aldım. Gerçi beni uyarmışlardı; bağlanmak sana yasak, bağ kurmak sana yasak, sen sahiplenemezsin, sahiplenilirsin! Sen diyar diyar gezmek, her efendine en sadık yar olarak itaat etmek zorundasın diye. Öğrenecektim…
Zrrr! Zrrr! 2 uzun çalış… Kapıyı açan yok, bu bir sürpriz de değil zaten, Ekmelettin amca da biliyor kapıyı kimsenin açmayacağını ama kolay değil alışkanlıklardan vazgeçmek… Yıllardır kapıyı her çaldığında açan karısı 4 senedir kapıyı açmıyor. Bir başka kapıda, yukarıda, çoookk yukarılarda Ekmelettin amcayı bekliyor ama Ekmelettin amca senelerdir her defasında bu kapıyı uzun uzun 2 kere çalmadan anahtara eli gitmiyor.
İçeri giriyoruz, ayakkabılarını eşikte çıkarmak için eğilmeye yelteniyor göğsüne bir ağırlık oturuyor, bir de bıçak kesisi… Yine cereyanda kaldım da üşüttüm işte diye aklından geçiriyor ama ruhunu da bir yandan büyük bir huzur kaplıyor. Bu huzuru ilk çocuğunu kucağına aldığı an hissettiğini anımsıyor. Tam 54 sene, 7 ay, 7 gün önce! Aman Allah’ım ne kadar uzun zaman olmuş diye düşünürken; böylesine nadide bir hissiyatı 82 yıldır yalnızca iki kere yaşamış olmanın şaşkınlığına düşüyor. Ah vefasız hayat sen ne kadar cömertlikten uzaksın diye aklından geçiriyor.
Kasaptan aldıkalarını buzdolabına yerleştiriyor, 1 saat sonra Filiz gelip yemeğini yapacak, evi temizleyecek. Ah Filiz, emeğin ne de büyük bu evde, yıllarca kahrımızı çektin, her işimize koştun, çocukları bile nerdeyse sen büyüttün diye aklından geçirirken, Filiz eve geldiğinde bugün çektiği emekli maaşından ona çift yevmiye vermeye karar veriyor. İçinde ki bu huzur bir anda kalbini merhametle, cömertlikle dolduruyor. Sanki parayı mezara götüremeyeceğini, bu dünyanın padişahlara, Karun’a bile kalmadığını bilir gibi…
Filiz anahtarıyla kapıyı açıyor. Ekmelettin amcaaa, korkmayasın, benim diye sesleniyor. İçeriden ses yok. Uyumuş bizim yaşlı diye aklından geçirirken holde tuvalet kapısından dışarı sarkan bi çift çoraplı ayak görüyor ve beyninin donduğunu hissediyor. Yolun sonu ne demek ilk kez canlı tanık oluyor.
Aslında Filiz iyi kadın. Ama hayatta iyilikle kötülük her zaman iç içe geçiyor. Ekmelettin amcanın başına dikildiğinde cebinden sarkmış kahverengi cüzdanın içindeki bir tomar para gözüne çarpınca, aklına seneler önce kocasının terkettiği, halısız evde soğuk zeminde emeklemeyi öğrenen, 3 kez soba zehirlenmesi geçirip ölümden dönen, hepsinde de çocuklarına bakmak için çalışmak zorunda olduğundan, konu komşu tarafından kurtarılan küçük oğlu geliyor. Yarım akıllı bir çocuk Burhan. İnsanlar isimlerinin kaderini yaşar derler ya, hakikaten burhanlı bir oğlan Burhan…
Ölüme ilk kez bu kadar yakından tanık olan Filiz, bir yandan sefalet içinde yaşayan oğlu Burhan’ı düşünürken kendini Ekmelettin amcanın cüzdanındaki tomarları almış halde buluyor. Cüzdanda 475 TL bırakıyor, eksildiği anlaşılmasın diye…
İkinci sahibime bir günahla varıyorum. Memelerinin arasına koyuyor. Ekşimtrak bir koku ve soğuk bir ıslaklık var… Cüzdan daha havadardı diye düşünürken, memelerin arasındaki yolculuğum çok kısa sürüyor.
Kaç para diyor Filiz. Adam bakımsız kadını şöyle bir süzüp, umursamaz şekilde 5900 TL ama naktim var fatura da istemem dersen 5500 TL’ye bırakırım. Filiz tamam diyor, fiş fatura istemez. Sadeceee bu hediye paketi olur mu abi diye soruyor. Olur olur yaparız, hayırdır doğum günü mü oğlanın diyor.
Burhan hayatının en mutlu gününü yaşıyor 8 yaşında! Aklı da ermiyor ki annesi bu kadar parayı nereden, nasıl buldu. Annesinin evinde kimi zaman akülü arabayı şarj edecek elektriği bile bulamıyor ama faturanın ödendiği ilk gün bayram havasında geçiyor evde o gece… İşte Burhan’ın arabalarla ilk tanışıklığı bu zaman oluyor ve ölümü de yıllar sonra edindiği galericilik mesleğinde çingene mahallesindeki dükkanının kundaklanması, tüm arabalarının yanması ve intiharı seçmesiyle 31 yaşında son buluyor. Filiz ise her hafta Burhan’ın mezarında oyuncak bir araba bırakıyor. Bir sonraki gelişinde arabalar hiç bir zaman yerinde olmuyor. Yıllar önce Ekmelettin amcanın cebinden aldığı para gibi birileri de oğlunun mezarında ki arabaları izinsiz alıyor. Ama Filiz hiç bir zaman üzülmüyor. Gittiği yeri mutlu etsin arabalar, oğlumun ruhuna diyor…
Oyuncakçı çok aksi bir adam. Bir an önce defolup gitmek istiyorum şu adamın kasasından! Oyuncak satan biri nasıl bu kadar aksi olabilir aklım almıyor! Peluş ayılar var her boyda.. Sadece çocuklar değil, tüysüz delikanlılar da geliyor bu dükkana, hiç bir zaman evlenmeyecekleri o sevgililerine ayıcıklar almak için, aman ne romantik! Bir de kavruk tenli, ağır parfüm kokan, deri ceketli, kirli sakallı adamlar, hepsi marka giyiniyor, son model siyah arabalarla geliyor, ağır hareket ediyor. O adamlar da ayıcık alıyor. İnanamıyorum! Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu derken bu adamların Istanbul’da kıyıda köşede kalmış gece kulübü sahipleri olduğunu öğreniyorum. Her gün onlarca ayıcık alıyorlar!
Ayıcıklar zehirli! Ayıcıklar masum değil! Ayıcıklar sevgi dağıtmıyor! Ayıcıkların içinde extacy var! Localarda oturan kulüp müşterilerine hediye olarak gönderiliyor! Bu mekanlarda açılan şişelere eşlik eden maytaplar yok, ayıcıklar var! İstanbul Avrupa yakasının uyuşturucu ticareti buralarda dönüyor… Masum çocukları mutlu eden oyuncaklar satan bir dükkan, nasıl olur da ölüm dağıtabilir! Ben nelerin karşılığıyım, ben kime hizmet ediyorum, ben nelere aracılık ediyorum Allahım aklım almıyor. İtaatin de bir sınırı olmalı! Ama yok! Yok işte…
Oyuncakçı köşedeki ufak, tüm duvarlarında sararmış gazete küpürleri bulunan meşhur bir esnaf lokantasına giriyor, leş karnını doyuracak! Kasadan beni ve bir kaç arkadaşı da aldı yanına: Buhurizade Mustafa Efendi, bir kaç Cahit Arf ve Yunus Emre. Az mercimek, pilav üstü kuru, az da kavurma ver ordan dedi.
Masaya dadanan dilenci kadını ve ufak bebesini başından savmak için beni çıkardı uzatı kadına. Ekmelettin amcanın ayakkabısını çıkarırken son dakikalarında yaşadığı huzuru ben de yaşadım o an, bu pislikten kurtuldum diye! Dilenci kadın yüzüme bakmadı bile, umursamadı, sevinmedi. Yüzünü düşürüp, samimiyetsizce Allah razı olsun deyip sokağa çıktı. O kadar önemsemedi ki yalandan ağlayan bebesi sussun diye beni eline verdi çocuğun. Çocuk da elinde buruşturdu, bilinçsizce yere bıraktı beni.
İstanbul’da karsız, yağmursuz bir 10 Ocak günüydü. Kemiklere işleyen bir soğuğa eşlik eden şiddetli bir rüzgar vardı. İlk defa kuşlar ne hissedermiş anladım. Yerden havalandım, sağa sola savrulup sokaklar geçtim, tekrar asfalta kavuştum, üstümden arabalar geçti, yine havalandım, yine ezildim… Rengim ilk gün ki yeşilini kaybetmişti. İnsanlar da günden güne solar derlerdi, doğruymuş… Oram buram buruştu, insanlar da zamanla kırışırmış derlerdi, doğruymuş… Her ne olursa olsun, yeni şeklim şemalime rağmen ilk defa bir sahibim yoktu! Esaret çürütür, özgürlük yaşatır derlerdi, doğruymuş…
Kısa topuklu ayakkabılı, uzun paltolu, atkılı, eldivenli çıtı pıtı ama oldukça solgun bir kız duraksadı, ayakkabısının ucuyla üstüme basıp uçmayayım diye beni durdurdu, eğildi aldı, paltosunun cebine koydu. Biraz ısınmıştım. Yeni bir yolculuk başlıyordu. Artık kimseye güvenmemeyi öğrenmiştim. Artık bir hissim de kalmamıştı insanlara karşı. Ne Ekmelettin amca isminin anlamı gibi mükemmeldi, ne Filiz göründüğü kadar masumdu, ne oyuncakçı iyi bir işe hizmet ediyordu, ne de dilenci göründüğü gibi muhtaçtı. Hepsinin iyiliğiyle, kötülüğü iç içe geçmişti.
Selin adımlarını hızlandırdı. Hızlandıkça gözyaşları da hızlandı. Sebebini merak ettim ama acımadım da, duyarsızlaşmıştım elden ele gördüklerim sonucu. Bir zile bastı, yukarı çıktı. Sevimli, gözlüklü, orta yaş üstü kadınlar kapıyı açtı ve Selin’i sevecen karşıladılar. Selin toparlanmış, gözyaşlarından arınmıştı. Mali işler lütfen dedi, yönlendirdiler. Çantasından bir tomar para çıkarttı. Bunlar dedi, bunları yetim kız çocuklarına bağışlamak istiyorum. He bir de şunu da alın lütfen dedi ve beni masaya koydu. Diğerlerinin yanında ben pek bi cılız kalmıştım ama Selin’e çocukken öğretilen yerde buluğun parayla mutlaka hayır işle, sana yar olmasın o paraydı…Bu yüzden beni de elinden çıkardı, ederimin hiç bir önemi yoktu, o aile terbiyesine uyuyordu ya…
Bağış makbuzunu imzaladı, gözleri doldu ama bu sefer ferahlıktan.. Tek kelime etmeden derneğin kapısından çıkarken; işte sevgilim, sana olan sözümü tuttum. Birlikte kurduğumuz yarım kalan hayalleri, o hep çok isteyip de kavuşamadığımız kız çocukları gerçekleştirirler belki. Ruhuna gitsin sevgilim, kavuşuncaya dek hoşçakal…
Kadın çığlıkları, siyah dumanlar, adam bağrışları, itfaiye sesleri, sirenler, ambulans… Dernek! Dernek yanıyor! Derneğin binası yanıyor! Arşiv tutuştu, evraklar, ahşap mobilyalar, deri koltuklar, her şey, her şey tutuştu… Kasa yanıyor… İçindeki paralar, yetimlerin bağışları… Hepsi , her şey yanıyor… Kül oldu… Yolculuk bitti işte… İnsan doğar, büyür ölür derlerdi, doğruymuş. Doğdum, büyüdüm, öldüm ben de… Kimlerin elleri değdi üstüme, nelere vesile oldu varlığım, kimlere yoldaş oldum… Hepsi boşuna mıydı? Yoksa, yol boyunca yaşadığım hikayem miydi aslında varlığım?
Tak tak tak tak tak tak tak tak tak tak…. Sayısız tak tak seslerinin bilmem kaç binincisinde doğdum. Her yeni doğan gibi günahsız, tertemiz başladı yolculuğum. Aslına bakarsan ben hiç kirlenmedim, suç da hiç bir zaman bende değildi; ellerinden geçtiklerim, dolaştığım kapılar kirliydi, günah doluydu zaman zaman. Ben hep rol değiştirdim. Kimi zaman günahkar, kimi zaman hayırlarla bezendim… Bu darphaneden çıkarken biliyorum ki, ben çok değerliyim.
….
—
Başak Bilgiç
–
22:47 / Noema – Kalkan / 18.07.2023 Salı