-3- / İLKOKUL YILLARI

Büyük ukdem var 1. sınıfa. Okuma bayramına katılamıyorum, kahrolası su çiçeği… Oysa ki anaokulu gösterimde ilk sahne deneyimini yaşamış ve tüm sene ikinci kez sahnede olmayı beklemiştim. Öyle bir bekleyiş ki, daha sonra hiç sahnelerden inmedim. 

Matematik en sevmediğim ders, hayat bilgisi favorim… Annem disiplinli bir kadın, her gün eve gelir gelmez, yemek bile yemeden önce ödevlerimi bitirme alışkanlığı kazandırıyor bana. Eee malum akşam ‘Yılan Hikayesi’ var, Memoli’lye Zeyno’yu izleyeceğim. Her çocuk gibi ödev yapmaktan çok sıkılıyorum başlarda! Tam oturuyoruz ödeve;

  • ‘Anneee susadım.’ .
  • ‘ Annecim çişimi yapayım.’.
  • ‘ Ahh benim güzel anneciğim, şimdi bir kek olsaydı, di mi?.
  • ‘ Anne bak ben sana bugün sınıfta çıkan kavgayı anlatmadım.’ 

Ve daha bir sürü ödev bölücü bahane… Bahane bol ama sorumluluk da bir o kadar bilincimde.

1.sınıf başlıyor, matematiği hala sevmiyorum ve ödev yaparken annemin canını yiyiyorum. Annem Dilek Öğretmenimle plan yapıyor, bu böyle olmaz kızın ödevlerini tek başına yapmayı öğrenmesi lazım! O dönem matematik dersi karnemde 3/5 geliyor! Ben şok! İnanılmaz bozuluyorum. Sınıfın en haylazı bile 5/5 almış, nasıl olur?! İkinci dönem öyle bir ders çalışıyorum ki, tüm dersler 5/5! Plan tuttu, Başak artık ödevleri tek başına yapıyor. Yıllar sonra itiraf ediyorlar bana, meğerse sorumluluk alayım diye annem planlamış bu oyunu. Okulda yalnız başına ödev yapan tek öğrenci oluyorum. O gün, bugündür ailem bir kez bile bana ders çalış demiyor, her zaman görev bilincinde kalıyorum.

Ödev Yaparken Uyuyakalmışım
2 / 3. Sınıf Olmalı

İlkokul hayatım boyunca uğraşmadığım meşgale kalmıyor, yıllarca halk oyunu oynuyorum. Bakınız ‘folklor’ değil, öğretmenimiz çok kızıyor! Folklor halkbilim demek, en yaygın yanlış! Doğrusu halk oyunları. Burdur, Kafkas, Silifke yöreleri…  Yarışmalara katılıyoruz. Dramaya gidiyorum, başrol bende… Spor okuluna gidiyorum, Allah’ım kurtar beni burdan! Voleybol, basketbol, yüzme… Hiçbiri ya, hiçbirini sevmiyorum, kabus gibi! Sınıf başkanı oluyorum birkaç yıl. Sonra işin içine siyaset giriyor, gelecek sene Beste kulis kurmuş, beni deviriyor! Hah biraz zor! Bu sefer ortaokulda ‘okul başkanı’ oluyorum. 1800 öğrencinin başkanı… Borum ötüyor. Her görevi layıkıyla yapmaya gayret ederim, e liderlik de kendimi bildim bileli yapımda var, öyle ciddiye alıyorum ki işi…

Bir gün kütüphaneye gidiyorum, oldukça düzensiz! Müdüre çıkıyorum, adam tam bir eğitim aşığı… ‘Bu kütüphanenin hali ne böyle, hocam yakışıyor mu bizim okulumuza?’. Aynen böyle he. Haydar Hoca’nın da bir hoşuna gidiyor, helal olsun sana, haklısın diyor ukalalığıma kızacağı yerde. Annem okul aile birliği başkan yardımcısı, kulağına gidiyor, bir mahcup oluyor densizliğime. Haydar Hoca ise,  ‘Ne mahcubiyeti, biz böyle öğrenci yetiştirmek istiyoruz, düzensizliğe ses çıkarsın! Ayrıca haklı kız, ne o kütüphanenin hali!’ diyor. Ertesi hafta kütüphane cillooopp, üstüne bir de yeni kitaplar gelmiş! Her soruna el atıyorum böyle böyle… O dönemlerde susturulmak yerine, yetkilendirildiğim için özgüvenim yerleşiyor, daha sonra kimse susturamıyor beni. Hiçbir zaman hadsizlik yapmıyorum fakat sınırlarımı biliyorum.

Beste, bence çok güzel bir kız, okulun en güzeli bile olabilir. Bir kere sarışın hem de dümdüz saçları, ela gözlü, zayıf… İlah gibi Beste benim için, herkes de ona aşık, benim de en yakın arkadaşım. Daha doğrusu ben öyle sanıyorum. 8 sene boyunca yemediğim kazık kalmıyor Beste’den. O da başarılı, zaman zaman kıskançlık krizine giriyor ama. Ben de çok popülerim, o da. Bende kıskançlık duygusu yok yalnız, hep karşımdaki de iyi olsun istiyorum, destekliyorum ama o  canı isteyince tüm sınıfı bana düşman ediyor, canı isteyince beni pamuklara sarıyor. Tüm dengelerimi bozuyor, öyle üzülüyorum ki… Ama asla kopamıyorum ondan. Besteyle olan ilişkim hayatımı şekillendiriyor. Hiç kimseye tam açamıyorum kendimi, yalnızlığa o kadar alışıyorum ki, zamanla hep tek başıma yetebilmeyi öğreniyorum.  Ta ki lise de Arzu’yla tanışıncaya kadar… Canım Arzu’m, huyum kurusun arama sorma alışkanlığım olmasa bile, hep aynı samimiyette kalabildiğimiz can dostum! 

Soldan Sağa: İklim, Ben, Beste

Annem beni envai çeşit aktiviteye yönlendirse de, halen daha hangi alanda yetenekli olduğumu keşfedebilmiş değil.  3. sınıfta Dilek Öğretmenim kompozisyon yazma ödevi veriyor. Daha önceki yazıda bahsettiğim Romanya’dan gelme porselen bebeğim hakkında yazıyorum bende. Ertesi gün öğretmenim annemi arıyor, kompozisyonumda bana yardım edip etmediğini soruyor. Annem yazının varlığından bile habersiz. O gün işte keşfediliyor yazma güdüm. Yarışmaya yollanıyor yazım, hoop Türkiye birinciliği… 

Edebiyata ilgim artık gün yüzüne çıkmış. Şiir okumaktan da keyif alıyorum, yıllarca şiir dinletilerinde şiir okuyorum. Halk Eğitim Merkezleri, sınıflar, okul etkinlikleri derken ben sürekli sahnedeyim! Hatta öyle ki bir gün Kadıköy Halk Eğitim Merkezinde Ahmet Selçuk İlkan’la şiir okuyorum. İstiklal Marşı okuma yarışmaları, program sunuculuğu, TV programları, hepsi hepsi peşi sıra geliyor. Sahne ya, sahne de devleşiyorum! Öyle bir güç geliyor ki sahnede, şov yapıyorum ve bunun çok iyi farkındayım, yıllar boyunca bunu kullanıyorum daha sonra. Bir gün bir yarışmada Türkiye birinciliği alıyorum, Doğuş Grubu düzenlemiş, konu: Ata’ya Mektup. O sene yazdığım mektup kitaba basılıp ,10 Kasım’da Anıtkabir’de Atatürk’ün başucunda sergileniyor. Daha sonra gazetede. (haber için tıklayınız). Büyük gurur…

 Münazara yarışmaları var bir de… Ekip lideriyim, her sene bölge birinciliği alıyoruz. Artık öyle bir hal alıyor ki durum, diğer okullan hocaları bile beni konuşuyor, inanılmaz süksem var. Yalnızca sözlü ifadem değil, beden dilimde gelişiyor, tepeden tırnağa. E bir de sahnedeyim ya, döktürüyorum o biçim…  Her maç sonrası Haydar Hoca’nın ayarladığı servisle okulu inletiyoruz, şampiyonluk kutlamaları, ödüller… Lisede de devam ediyor münazara yarışmalarım. Hakaret etmeden, kavga etmeden, akılcı ikna kabileyetini öğreniyorum ve bir de psikolojiye oynamayı… Daha sonra bu ikna yeteneğimle açamayacağım kapı , bağlayamayacağım iş kalmıyor…

Hiç bir zaman harıl harıl ders çalışamıyorum, yalızca yeteceği kadar. Kendimi sıkmak fıtratımda yok! Hatta öyle ki dershanemde Eda Hoca; ‘Günde 500 soru çözeceksiniz, hadi bakalım sıkıysa çözmeyin!’ diyor sınıfa. Bende kayış kopuyor, test kitabı açmıyorum tüm sene! Emir verici üslup çok hassas bir noktam, inat ediyorum. Ama tüm notlarım da yüksek. Ben çok zeki değilim. Yalnızca prensibim var; dersi derste, ciddiyetle dinliyorum. Sık sık bir yarışma ve gösterinin parçası olduğumdan pek çok derse de giremiyorum, daima aktif bir hayatım var. O gün bugündür yerimde uzun süre oturamam, monoton bir hayat yaşayamam, mutlaka çok yönlü pek çok işi aynı anda yapmam gerekir. 

Bol bol yıldızlar, pek iyiler, başarılar, dereceler, sahnelerle dolu bir yazı bu, ne kadar da itici geliyor kulağa! Süper star hayatı yaşamış olamam ya. Başak, Başak, Başak, Başak! Her yerde, hep birinci, olmadı ikinci Başak! 

Ve Tanrı Başak’ı bir lütuf olarak yaratıp yanınıza yollamıyor elbette…

Hem hangimizin bir madalyası, özel bir hilkayesi yok ki… Hepimizin var! Çünkü ben siz, siz ben gibisiniz. Kimimiz meşin yuvarlakta, kimimiz görsel sanatlarda, kimimiz bilgisayar oyunlarında iyiyiz… Babam haklı, herkes bir altın madeni, er ya da geç keşfedilecek der. Kimimiz düğünde takılan çeyrek olacak, kimimiz Trabzon burması… Fark eder mi, altın hiç değerinden değer kaybeder mi?!

Matematiğim bir dönem çok kötüydü! Hocamın tuhaf bir espri anlayışı vardı, kafam karışıyordu. Sınavdan 10/100 aldım! Telafi sınavı yaptı, ondan da 0/100 aldım… Kocaman bir SIFIR! Yıllar sonra farkettik, gözlerim bozukmuş… Meğersem tahtayı göremediğim için matematiği anlayamıyormuşum, gözlük aldık. Artık 60/100 alabilecek düzeye geldim. Temelim uzun süre eksik kaldı matematikte… 

Çöp adam! Çöp adam yahu, ‘çöp adam’ bile çizemiyordum! Oysa İrem vardı, ne de güzel çizerdi, renklerle oynardı resmen… Gerçi benim dışımda herkes pek güzel çizerdi… Yazım da hep kötü olmuştu zaten. Kargacık burgacık… Ben anlardım ya, o yeterdi! 

Kulak bir insanda yalnızca organ olmaktan öteye geçemez mi yahu?! Bende asla müzik kulağı da yoktu. Oysa biraz şarkı söyleyebilsem, kesinlikle sahnelerin kadını olurdum! Kaç kez enstrüman çalmayı denedim, hepsi hüsran… Gitar, flüt, keman, bateri, mızıka, mandolin… Hele grup dansları, amaaaaannn… Heveslendim, Anadolu Ateşi seçmelerine katıldım, ruhumu teslim ediyordum orda. Hatta üniversitede tiyatro provamızda tüm ekip kareografi çalışıyoruz. 30 kişi arasında ritme uyamayan tek kısa kibrit çöpü benim! Hoca müziği kesti, çalışmayı durdurdu. Herkes aşağı indi, Başak kaldı sahnede.

– ‘ Başak, solo dans et. ‘

Allaaaah müzik de oryantal ezgili, tutmayın beni…  Ben başladım soloya. Hoca şok, ekip şok! Yılların tiyatro hocası, itiraf etti. Ben ilk kez görüyorum grup içinde asla ritmi yakalayamayıp, soloda kusursuz ritim alanı. Sonuç; kareografi iptal! Solo performans kurtarmadı tabii… Benim yüzümden oyundan dansı çıkarttılar iyi mi… Grup aktivitelerinden hiç bir zaman zevk alamadım, halen daha hiç sevmem grupla yapılan çalışmaları, kahretsin! Genelde o grup çalışmalarında da iş yükü üstüme kalır, ondan da illlalah etmiş olabilirim tabii üniversite yıllarından…

Amaa önce lise dönemi anlatmam gerek! Benim bile inanamadığım derecede müthiş geçen yıllar…


25 Nisan’20 – Paşabahçe Ev

19:07

baskabirhayatmumkun tarafından yayımlandı

İstanbul'da şehrin ışıklarından yıldızları göremiyordum. E ben de yeryüzünde yıldızlara en yakın yere- Kalkan'a yerleştim. Peki sonra ne mi oldu?

Birisi “-3- / İLKOKUL YILLARI” üzerinde düşündü

  1. Şimdi sevgili başak şöyle ki;
    Beste çok önemli neden biliyormusun! Aslında taa o ezelden gelen bir karakter! Başak aslında başarılı! Başak Zeki! Başak Güzel! Ama ne zaman bir yarış içerisinde olduğumu farketse başak farklı bir başak! Belki de bu yüzden ileri geliyor mükemmeliyetciliğin, belkiden bu yüzden standartlar dışı mümkünlüklerdesin!
    Ve evet bencede artık başak solo dans etmeli. Ve inan bana çok güzel dans ediyorsun devam et…

    Beğen

Other People için bir cevap yazın Cevabı iptal et